Modern dediğimiz o dünya ve birlikte var olan sosyal medya o kadar ikiyüzlü ki; bir kadını sadece ünvanı, toplum tarafından kabul gören bir mesleği ve cüzdanı varsa göklere çıkarıyor, hiçbir marifeti olmasa bile övüyor. Ama ömrünü, sabrını ve sevgisini bir evi yuva yapmaya adamış o emektar kadınları görmezden geliyor. Şaşaa ve gösteriş, sadeliği yuttu. Sosyal medyadaki lüks hediyeler, caka satılan statüler alkışlanırken; bir sofraya ruh katan, hayatı ilmek ilmek ören paha biçilemez emekler "paraya tahvil edilmediği" için değersiz sayılıyor. Dünya sahte pırıltılara o kadar kör olmuş ki, yanı başındaki saf altını seçemiyor. Tüm bunlara rağmen vicdanı dimdik ayakta kalanın değerini bilmeyen vitrin köleleri bilsin ki; hayatı ayakta tutanlar reklamı yapılanlar değil, o gizli emeği hakkıyla var edenlerdir.
1000Kitap
Öteki Diye Bir Şey Yoktur; Bastırılmış Benlikler Vardır...
Hiç fark ettiniz mi? İnsan bazen kendini en rahat, toplumun o görünmez sınırlarının dışına itilmiş, "öteki" denilen insanların yanında bulur. Çok garip bir tezat gibi görünür bu ilk başta ama aslında o dışlanan insan, sadece kendi hikayesini yaşamaz; hepimizin köşe bucak saklamaya çalıştığı o kırılgan, zayıf yanını da çırılçıplak ortaya koyar. ​Psikolojinin o süslü teorilerini bir kenara bırakıp aynaya baksak biliriz: İnsan sadece alkışlanan, beğenilen yönlerinden ibaret değil. Utandığımız, bastırdığımız, "aman kimse görmesin" dediğimiz ne varsa, o da biziz. İşte toplumun kalıplarına sığamayan birini gördüğümüzde, aslında ona değil, kendi içimizde hapis hayatı yaşayan o yabancıya bakarız. Tam da bu yüzden, o insanı yargılamak yerine içinizden arkasından gitmek, onunla iki lafın belini kırmak gelir. Tuhaf, tarifi zor bir yakınlık başlar aranızda. ​Carl Jung’un o meşhur “gölge” kavramı tam olarak bu kapıya çıkar: Kendimizden bile köşe bucak kaçırdığımız, yüzleşmeye korktuğumuz o karanlık tarafımız. Toplumun dışına düşmüş bir insan, bu gölgeyi sokakta, kahvede, hayatın ortasında görünür kıldığı için bizi hem rahatsız eder hem de muazzam bir şekilde özgürleştirir. Neden biliyor musunuz? Çünkü onun yanında kusursuz olmak, o ağır ve yorucu maskeyi taşımak zorunda kalmazsınız. Kasıntı roller biter, yaralar konuşmaya başlar. Sosyal statüler, kurallar, "el alem ne der"cilik o an un ufak olur; toplumsal maskelerin aslında ne kadar ince bir camdan yapıldığını anlarsınız. ​Asıl dürüstlük, yasaklı sayılanın, absürt bulunanın ya da "öteki" ilan edilenin yanında filizlenir. Çünkü hepimizin içinde kabul görmek, dışlanmamak uğruna feda ettiği bir korku, bastırdığı bir çığlık ya da kimsenin bilmediği bir yalnızlık odası vardır. ​İnsan, kendi içindeki o sürgün edilmiş çocuğu ne kadar
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
İsrail’in 1948 yılındaki kuruluşundan bu yana, Arap Birliği üyesi olan ülkeler başlangıçta toplu bir tanımama ve boykot politikası izlemiştir. Ancak zaman içerisinde değişen jeopolitik dengeler, savaşlar ve diplomatik hamleler sonucunda bugüne kadar 6 Arap ülkesi İsrail’i resmen tanımış ve normalleşme anlaşması imzalamıştır. 1. Klasik Dönem Barış Anlaşmaları (Eski Statüko) Bu iki ülke, İsrail ile doğrudan savaşmış ve ardından sınır güvenliği ile toprak iadesi karşılığında resmi barış antlaşmaları imzalamıştır. Mısır (1979): 1973 Yom Kippur Savaşı'nın ardından ABD arabuluculuğunda imzalanan Camp David Anlaşması ile İsrail'i resmen tanıyan ilk Arap ülkesi olmuştur. Bu anlaşma karşılığında İsrail, işgal ettiği Sina Yarımadası'nı Mısır'a geri iade etmiştir. Ürdün (1994): Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile İsrail arasında 1993'te imzalanan Oslo Anlaşması'nın yarattığı yumuşama ikliminden faydalanarak, İsrail ile Wadi Araba Barış Antlaşması'nı imzalamıştır. Ürdün bu anlaşmayla sınır güvenliğini sağlamış ve Kudüs'teki kutsal mekanların (Mescid-i Aksa) hamisi (velayet hakkı) olarak kalmayı güvence altına almıştır. 2. İbrahim Anlaşmaları Dönemi (Yeni Statüko - 2020) 2020 yılının ikinci yarısında, ABD'nin arabuluculuğunda "İran tehdidine karşı ortak cephe oluşturmak" ve "ekonomik/teknolojik iş birliği" motivasyonuyla yeni bir normalleşme dalgası başlamıştır. Birleşik Arap Emirlikleri (Eylül 2020): İbrahim Anlaşmaları'nı imzalayarak İsrail ile tam diplomatik ilişki kuran ilk Körfez ülkesi olmuştur. Günümüzde İsrail ile ticari ve askeri entegrasyonu en yüksek olan Arap devletidir. Bahreyn (Eylül 2020): BAE'nin hemen ardından Beyaz Saray'daki törene katılarak İsrail'i tanıyan ikinci Körfez monarşisidir. Fas (Aralık 2020): ABD'nin, Fas'ın ihtilaflı Batı Sahra bölgesi
1000Kitap
Tarihin tozlu sayfalarında kaybolmayan tek şey, bir işe katılan "ruh"tur. Bir taş ustasının attığı düğümle bir eğitimcinin bir çocuğun zihnine ektiği tohum aynı kaynaktan beslenir: Özgün Emek. Unvanlar, diplomalar ve statüler geçicidir; ancak bir insanın işini yaparken sergilediği o kendine has üslup, onun imzasını tarihe kazır. Başkalarının çizdiği sınırların içinde hapsolmak yerine, kendi standartlarını belirleyen her birey, kendi döneminin gerçek hükümdarıdır. İtibar, başkalarının takdirinde değil, kişinin kendi emeğine duyduğu o sarsılmaz güvende saklıdır.
ünvan ve statüler, eleştirel düşünce olmadığı yerlerde propagandanın etkisini arttırır. yine bunlar otoriteyi besler. insanlar gördüklerine güvenemez hale gelir.. kral çıplak..
Alıntı

Eray C.

@ErayC_15
·
Zarfa değil mazrufa bakın.
İnsanların, üniformalar ile unvanları, kişilere yetki veren kaliteler olarak kabul etmeleri kendiliğinden gerçekleşmemiştir. Otoriteyi ellerinde tutanlar ve bundan yararlanan çevreler, insanları bu kurgusal yanıltmacaya inandırarak, onların gerçekçi ve eleştirel düşüncelerinin uyutulmasına ve zayıflatılmasına çalışmışlardır. Her düşünen insan, eleştirel düşünce gücünü zedeleyen, şaşkınlaştırıcı klişe fikirlere zorlayan ve kişileri kendine esir alan propaganda yöntemlerini iyi bilir. Bazen bu propaganda öylesine güçlenir ki, insan, gözüyle gördüklerine ve kendi düşüncesi ile vardığı yargılarına bile inanamaz olur. Yaratılan bu yapay gerçeklik giderek özdeki gerçekliğin üzerini örter ve onu kavranılmaz kılar.
Sayfa 64 - Say Yayınları, 10.Baskı, 2024·Kitabı okudu
Kolektif gürültüden kendi sesini inşan etmek
Toplum, doğası gereği hepimizi "ortalama" tipolojisine çekmeye çalışır. Sosyal hiyerarşinin basamaklarında; toplumsal beklentileri körü körüne reddetmek yerine, onları eleştirel bir süzgeçten geçiren ve kendi değerlerini bu yapı içinde inşa eden aktif failler yer alır. Karşısında ise, sadece dışlanma korkusuyla kendi özgün renginden feragat eden ve kolektif rüzgarlarla savrulan reaktif karakterler bulunur. ​Nihayetinde mesele toplumdan kopmak değil; toplumun o gürültülü korosunda kendi sesini müstakil bir anlam birimi olarak koruyabilmektir. Başkalarının çizdiği sınırları birer erdem sanıp içinde kaybolmaktansa, o yapısal sınırların farkında olup kendi rotanı inşa etmek gerçek bir entelektüel sermayedir. Statüler geçicidir; ancak toplumsal baskı karşısında koruduğun o iradi özerklik, senin bu hayattaki en asil imzan olarak kalır.