Kapitalizmin erken evrelerinde Locke’un görüşleri en somut biçimde gerçekleşmişti. İngiltere ve Fransa’daki devlet bürokrasisinin geniş kesimleri devralınan statüler yerine modern anlamda bürokratik makamlara dönüşmüştü. Yaşam çevrimindeki büyük kopuş, ev ve işyerinin gitgide ayrılmasıyla gerçekleşti. Ortaçağda atölyelerin ve ticarethanelerin fiziksel olarak evlerde oluşuna ve babanın ailenin diğer üyelerinin patronu konumunda bulunmasına karşılık, XVIII. yüzyıl sonlarında hızla büyüyen işletmeler, akraba olmayan çok sayıda insanın bir arada bulunduğu ve insanların aile birimlerinin parçası olarak değil de bağımsız bireyler olarak çalıştığı geniş semtlere taşındı. Bu büyük kopuş, tarım emekçisi kitlelerin yaşamlarında da gözlendi. Toprağın özel mülk olarak çitlerle çevrilmesi çok sayıda göçebe tarım işçisi, ortakçı ve kiracı köylü yarattı; bunlar da aile birimlerinin parçası değil de bağımsız bireyler olarak çalışmaya yöneldiler. Köylü kitlelerinin toprak kiracısı olduğu Fransa’da vergideki her artış gençlerin babalarının toprağında çalışmaktan kaçmasına ve daha ucuza da olsa kendi hesaplarına çalışabilecekleri başka bir komüne ya da hatta başka bir ile gitmesine neden oluyordu. Tüm bu maddi değişiklikler babadan kalan mirası, dolayısıyla patrimoniyalizmi tüketiyordu.
Bir profesörün onuru bir çöpçünün onuruna eşittir; bir kapıcının onuru, bir genel müdürün onuruna, hekimin onuru hastanın, hastabakıcının onuruna eşittir.
Kimlik, artık sığınılacak sabit bir liman değil; fırtınalı bir denizde sürekli hareket halindeki bir gemidir. Akışkan modernlikte statüler ve tercihler her an buharlaşabilir.
Zihinsel ego, köksüzlüğünü gizlemek için sürekli bir hikayeye ihtiyaç duyar; geçmiş, bu hikayenin yazıldığı senaryodur. Geçmişteki acılar, statüler veya mağlubiyetler bizim "ben" algımızı oluşturur. Gelecek ise bu "ben"in bir gün nihai huzura ereceği yalanını satar. Zihin bu iki kutup arasında adeta bir sarkaç gibi sallanırken, şimdiki an sadece geleceğe ulaşmak için kullanılan basmakalıp bir araca dönüşür. Kimliğimizi anılarımızdan sıyırdığımızda hissettiğimiz o boşluk hissi, aslında egonun yok olma korkusudur.
"Biz bir ümmetiz. Ümmeti olmakla şeref bulduğumuz canımız Peygamberimizin buyurduğu gibi biz, bir binanın tuğlaları gibiyiz. Aramıza konulmuş sınırlar, mesafeler, statüler, gönüllerimizin sıcaklığı ve yüreklerimizin aynı frekansla çarpması karşısında yok hükmündedir. O yüzden biz, Ebu'l-Hasan Harakâni'den ilhamla şöyle deriz: "Türkistan'dan Şam'a kadar olan sahada bir din kardeşimizin parmağına batan diken, bizim parmağımıza batmıştır; onun ayağına çarpan taş, bizim ayağımıza çarpmıştır. Onun acısını biz duyarız. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp bizim kalbimizdir."
Bütün imajlar, makamlar, statüler bir yere kadar taşır insanı ama şu içtenlik, içtenlikten gelen asalet bambaşka bir şeydir, o varsa hatırlı kalplerde ağırlanır insan, sahici kimselerle yan yana olur.