Marquis de Sade, her şeyden önce önyargıya karşı savaşın onurlu, tutkulu, yılmaz ve sarsılmaz bir neferiydi. Bu niteliğinden hareketle Sade, onu okumadan önce önyargılarını bir kenara bırakmayanları, anlattığı öykülerdeki vahşet, derin şehvet duyguları ve sadizm unsurlarıyla egale etmeyi başaracağının farkındaydı. Hangi çağda ve kimler tarafından okunursa okunsun, önyargının olduğu yerde Sade’ın kendisi gibi eserleri de nefes alamazdı.
Sade, Dostoyevski başta olmak üzere birçok önemli sanatçının başucu yazarı. Sade'ı okumak için sağlam bir psikoloji lazım. Çünkü içinde çok büyük bir kin hatta şeytani bir ruh vardır ve bunu kitaplarında kusmuştur. İnsanlara karşı büyük bir nefreti vardır.
Felsefi bir roman mahiyetinde olan "Justine", Sade'ın, salt erdemli yaşama ereği güden bir karakterin başına gelen felaketleri anlatıyor.
Kitap oldukça etkili bir şekilde yazılmış. Her tecavüz girişiminde sürekli erdemin peşinden giden masum Justine, her acıda susmayı tercih eden toplum gibidir. Kitabı okurken ''Ah Justine keşke kötü yola düşseydin daha az acı çekerdin'' diyeceksiniz. İşte tam olarak budur toplumların durumu. Sade inanılmaz bir imge yolu seçmiş kendine. Bu yolla da hayli sarsıcı bir kitap ortaya koymuş.
Sade hapisten hapse sürüklenirken başyapıtı olan Justine'in kendi kitabı olduğunu hep reddetmiş. Deli damgası yedikten sonra dahi kitabı yazdığını kabul etmemiş. Aslında amacı başından beri toplumun reddettmeye çalıştığı şehvet ve şiddeti gözler önüne sererek inanç ve kurumları çökertmek. Pisliğe batmış insanların yaşam tarzları erdem olarak adlandırılıyorsa buna tamamen karşı çıkar. Cinselliğin tamamen tabu olduğu bir dönemde yazdığı eserler tam olarak baş kaldırıdır.
“Bir keresinde kayboldum. Altı ya da yedi yaşındaydım.” diye basit bir cümleyle başlıyor kitap. Yine böyle basit ve kısa cümlelerle devam ediyor ve yazar zor olanı başarıp bu basitliği hayranlık uyandıracak bir derinlik ve metaforlarla birleştiriyor.
Yazar adayı baş karakterimizin hem dokuz yaşına, hem de şu anına tanıklık ediyoruz. Yoksa aslında tanıklık ettiğimiz o değil de çevresi mi?
Hayatta yolunu kaybetmeyi okuyoruz Zambra’dan. Ev en başta çocukluğumuz, kurduğumuz ilk bağlar, gözümüze korkunç görünen dışarının güvensizliğine inat sıcaklık, güven, sığınma. Çocukluktan çıkar çıkmaz başlıyoruz kendimizden kaçabildiğimiz kadar uzağa kaçmak için çırpınmaya. Ama içimizde bir yerde, erişkin duvarlarımıza çerveleyip asmak istiyoruz “ev”i. Orada yaşamasak da istediğimizde dönebilmeyi istiyoruz. Eve dönüş yolları bazen çok umutludur ancak döneceğin yolları bilebildiğin müddetçe tabii.
Şili tarihinin geçmişine, siyasi ve toplumsal yaşamına dokuz yaşında isimsiz bir çocuğun gözünden aktarılan bir depremle konuk oluyoruz.
Kitapta Pinochet diktatörlüğü ve ardından gelen demokrasi olmak üzere iki katmanlı ve birbirine geçişli bir 80’li ve 90’lı yıllar Şili’si var. Ancak daha ziyade kendi olma mücadelesi veren bir bireyin yaşamında iz bırakan olay ve kişilere dair yaptığı panoramik bir bireyin yaşamında iz bırakan olay ve kişilere dair yaptığı panoramik bir bakışın öyküsü bu kitap.