Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ı, bir roman olmaktan çok daha fazlasıdır: bir vicdan tutanağı, bir iç hesaplaşma metni, bir kaderin mahkeme zabtıdır. Kitabı bitirdiğinizde elinizde kalan şey sıradan bir olay örgüsü değil; sanki bir adamın ruhundan çıkarılmış, kanla mühürlenmiş bir “hüküm” duygusudur. Çünkü bu eser, dış dünyaya dair bir hikâye anlatırken bile asıl olarak iç dünyanın yargılanmasını yazıya döker.
Atsız, bu romanda bir insanı değil yalnızca; bir çağrıyı, bir soyu, bir kadim yükü, hatta bazen bir milletin “huy” dediğimiz sert mizaç çekirdeğini konuşturur. Selim Pusat bu bağlamda bir karakter değil, bir temsil merkezidir: hem modern hayatın içine sıkışmış bir subay, hem de iki bin yıl öncesinden sürüklenip gelen bir gölgenin devamıdır. Bu yüzden romanın duygusu tek bir zamana ait değildir; eserin dili, yer yer bugünün sokaklarına basar ama ruhu sürekli başka bir çağın tozunu taşır.
1. Romanın Asıl Konusu: Savaş değil, Yargı
Ruh Adam’ın en belirgin gerilimi, dışarıdan bakınca “aşk” veya “trajedi” gibi görünür. Oysa romanın gerçek çekirdeği şudur: Yargı.
Selim Pusat’ın hayatı bir mahkeme salonu gibi işler; fakat hâkimler dışarıda değildir. Asıl mahkeme insanın içinde kurulur.
Bu roman, okura şunu fısıldar:
İnsan bazen suçlu değildir ama gene de yargılanır.
Bazen en ağır cezalar, kanun maddeleriyle değil, insanın kendi içindeki “olması gereken” ile “olmuş olan” arasındaki uçurumla verilir.
Atsız’ın kurduğu atmosfer, Kafka’nın “Dava”sını hatırlatabilecek kadar soğuk ve kaçınılmazdır. Ancak burada fark şudur: Kafka’da birey sistemi anlamaz; Atsız’da birey sistemi bilir ama sistemin karşısında yenilir. Çünkü bu sistem yalnızca devletin veya toplumun düzeni değil; bir karakterin “töresi”, “onuru”, “kendi ölçüsü”dür. Ve bu ölçü, merhamet tanımaz.
2. Selim Pusat: İki