Bir bavulun bu kadar ağır olabileceğini düşünmemiştim...
İnsan bazen bir kitabın sayfalarını değil, kendi hafızasını çeviriyor gibi...
Hikâye, 6 Şubat depreminin ardından Hatay'da başlıyor. Satırları okurken kendimi bir anda o sabaha dönmüş buldum. Yaşadığımız kayıplar, eksilen hayatlar, günlerce süren bekleyişler... Bazı acılar yıllar geçse de insanın içinde aynı yerde kalıyor.
Ali'nin, enkaz başında eşi ve kızından gelecek bir haberi bekleyişi yüreğime öyle dokundu ki... Her satırda umudun ve çaresizliğin aynı kalpte nasıl yan yana yaşayabildiğini hissettim. Daha da etkileyici olan ise Ali'nin geçmişinin de kayıplarla örülü olmasıydı. İran-Irak Savaşı'nın izleriyle deprem sonrası yaşananlar arasında kurulan bağ bana bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Acının dili, zamanı ve coğrafyası değişse de insanın içinde bıraktığı boşluk asla değişmiyor.
Kitabın kapağındaki bavul ise hikâyenin en güçlü sembollerinden biri. İlk bakışta sıradan bir eşya gibi görünse de sayfalar ilerledikçe onun; geride bırakılan hayatları, taşınan özlemleri, yarım kalmış hikâyeleri ve insanın sırtında değil, kalbinde taşıdığı yükleri temsil ettiğini anlıyoruz...
Anlatılanlar küçük harflerle anlatılıyor belki ama hissettirdikleri büyük acılardı...
Bu kitapla; bekleyişin, kimsesizliğin, aidiyet arayışının ve hayata tutunma çabasının tam ortasında buldum kendimi
Yasanilanlar çok ağır şeylerdi ama hayata tutunma çabası yüreği titretir türden