Arşiv niteliği taşıyacak yazılarıma 29. ciltten devam edelim. Bu üst üste 16. inceleme olacak. 5 sayı daha kaldı. Bitince toplayıp substack.com/@emremete? üzerinden paylaşıp kalıcı hale getireceğim. Conan okuyan çok insan var biliyorum ama buralarda değiller. 224 ile 232. sayılar arasını kapsayan bu cilt bize 9 sayı vermiş. Önceki ciltlere göre birkaç cilt önceki hikaye resmen yarım bırakılmış hissi ile terk edildi. Kılıçlarınızı alın biraz geçmişe hem de çok öncesine gidelim.
İlk sayımız Açlık Kurbanları, Thorg, Faheed, Gavrilo ve Gudrun isimli paralı askerler Kıpçak askerlerini öldürmüşlerdir ve Conan'da bu savaşın içindedir. Karlı bir toprakta geçen savaş sona ermiş gözükse de yakınlarındaki mağaradan çıkan aç kurtlar onlara saldırır. 4 paralı askerin birbirine olan hayatta kalma oyunu sonrasında arada kalan Conan mutant bir kurt canavarla da uğraşmaktadır. Canavar taze et istemektedir. Ölü bedenlere ilgi duymamaktadır. Conan'ın kurbanı olmuştur. 2. hikayemiz Karanlık İksir, bir kız Conan'ı zehirliyor ve bedenine yavaşça tesir eden zehirle ona kurulan tuzaktan kurtulmaya çalışıyor ve azgın bir suya atlıyor. Onu eskiden eğitmiş olan Yüzbaşı Guraza ile karşılaşır. Sarhoş bir adam haline gelmiştir. O adamlar peşinden gelmiştir. Amaçları Conan'ı ortadan kaldırmaktır. Öncesinde aldığı gri lotus tozunun özü çok etkili bir zehirdir. Ara ara görüsünü kaybetmektedir. İşte karanlıkta kılıç savurarak içgüdüsel bir savaş başlar. Kuzeyin sert adamı buradan çıkmayı başarır. İstenmeyen bir ölüm de olur. Guraza barbarı dinlememiş ve ona yardıma gitmiştir. Arkadan ona yanaşınca yarı gören Conan'ın kılıcı ona isabet eder! 3. sayımız Gölgedeki Varlık, Zamora'dayız. Bir taşın peşinden gidilmesi için onu tutan bir adam kız kardeşinden onu almasını ister. O taşı aldığında ise
Orhan Pamuk’un Uzak Dağlar ve Hatıralar kitabını, tam da bu cümlenin açtığı yerden, acele etmeden ve sindire sindire okudum. Özellikle akşamüstleri, pencere kenarına güneşin en güzel ışığı vurduğunda, neredeyse küçük bir ritüele dönüşen anlarda… Bu kitapla kurduğum ilişki, bir metni okumaktan biraz daha fazlasıydı. Sanki sayfalar arasında ilerlemiyor da bir zihnin, bir bakışın, bir duyarlılığın içinde dolaşıyordum. substack.com/home/post/p-191...
Bu yazının daha kapsamlı orijinal versiyonunu blogumda okuyabilirsiniz: dusuncedokuma.substack.com/p/neden-yazyoru...
333- Fotoğraf çekmenin kendisi kadar “fotoğraf” konulu videolar izlemeyi sevdiğim gibi; yazmanın yanı sıra “yazmaya dair” yazılanları okumayı da seviyorum. İşin arka planı ve gölgede kalan emek, sunumun kendisi kadar hatta belki daha çok ilgimi çekiyor. Yazanların neden yazdığını, nasıl yazdığını okuyup kafalarının içindeki tilkileri takip etmek, düşünceleriyle empati kurmaya çalışmak benim için keyifli.
George Orwell bu denemesinde kendi yazma tutkusunu ele alırken diğer yazarları da genelliyor ve yazarların neden yazdıklarını 4 ana dürtüde toparlıyor: katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaçlar. Orwell’a göre hiçbir kitap politik eğilimlerden gerçekten bağımsız değildir; sanatın politikayla hiçbir ilgisinin olmaması gerektiği fikrinin kendisi dahi politik bir tutumdur.
Benim gerekçem ise hep şu: Kafam infilak etmesin diye drenaj yapıyorum.
Orwell’ın bu denemesi epey güçlü bir metin.
Kitabın geri kalanında İngiliz toplumunu sosyalizm penceresinden ele aldığı ikinci deneme, Burma’da bir idamı ve kaçan bir fili konu alan iki kısa öykü yer alıyor. İdam hikayesinde anlatıcı, adamın insan olduğunun farkına ancak darağacına giderken bir çamur birikintisinden refleksle kaçındığında varıyor; ardından hayat kaldığı yerden sürüp gidiyor. Son öyküde ise bir İngiliz yetkilisi, aptal görünmemek uğruna istemeye istemeye bir fil vurmak zorunda kalıyor.
Kitap, Orwell’ın sivri kalemini ve toplumsal gözlem gücünü bir arada sunan, kısa ama değerli bir derleme.
Neden YazıyorumGeorge Orwell · Sel Yayıncılık · 20131,406 okunma
Bu yazının daha kapsamlı orijinal versiyonunu blogumda okuyabilirsiniz:
open.substack.com/pub/dusuncedoku...
Daha önce Jodi Picoult okumamıştım ve bu kitap sayesinde tanışmış olduk. Arka kapak yazısı hayli ilgimi çekmeyi başarmıştı. Daha ilk sayfalarda olayların çok hızlı başladığını gördüm. Uçak kazası oluyordu ve Dawn sağ kurtuluyordu. Önünde ise iki yol vardı: Boston'a, evine, kocasına ve kızına dönebilirdi. Ya da yarım kalan aşkı Wyatt'a gidebilirdi.
Kitabı okurken Mısır meselesinin, antik dönemlerin ve o kültürün o kadar da ilgimi çekmediğini fark ettim. Açıkçası sıkıldım. Ana hikayede de klişelerden bir türlü sıyrılamıyorduk. Hal böyle olunca 200-250 küsur sayfa kadar detaylı okumaya dayanabildim. Bu noktaya geldiğimde ana konunun artık hiç ilgimi çekmediğine kanaat getirmiştim ve kitaba dair merak ettiğim şey iki farklı mekanın alternatif evrenler olup olmadığı veya hangi noktada birleşecekleriydi. Bu merakla sayfaları çevirmeye devam ettim ama epey hızlıca, adeta göz atarcasına.
Anlatım biçimini ve geçişleri beğendim mesela. Biraz bilgi veriyor, ardından olaylara dönüyor, sonra bir anıya geçiyor derken okuru sürekli oradan oraya taşıyıp sürükleniyormuş gibi hissetmemesini sağlamayı başarmış. Ama korkarım kitaba dair beğendiklerim listesinin tamamı bundan ibaret.
Bana daha heyecanlı bir kitap sunacağını, daha çok soru sorduracağını ve beni içine daha çok çekeceğini düşünerek başlamıştım ki bu açıdan biraz hayal kırıklığı yaşadığımı dahi söyleyebilirim. En azından bugün şunu söyleyebilecek noktaya geldim: "Jodi Picoult okudum ve sevmedim. Bana göre değilmiş. Belki başkası sevebilir. Belki de onu okumaya başlamak için doğru eser bu değildi."
Çeviri meselesi de kitaba dair canımı sıkan bir diğer husustu. Ventilatöre
İki Yol KitabıJodi Picoult · April Yayıncılık · 202561 okunma