Gün geçtikçe “insan” her şeyin kaynağı, kökü gibi geliyor bana. Gerçek hayattan kopuk olma duygusu hüzün veriyor. Renk ve alçıyla çalışmaktansa canlıyla çalışmak; resim ve ticaretle uğraşmaktansa çocuk yapmak daha iyi olurdu. Yine de benim gibi hayatın dışında kalan dostlarımı düşündükçe yaşadığımı hissediyorum.
“Sonra ikililerden birine üçüncü biri katılır ve böylece bazıları anlar ki, asıl olan birdir ve bir esastır. Fakat nedense bir'i yarım sayar ve iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. İki lanet bir sayıdır, kendine yetmez, hep üçe koşar ve sonra sil baştan.”
Acı, ızdırap dolu bu dünyanın karşısına yaşanabilir ve iyileştirici bir dünya kurma arzusu uyandırır insanda. Her şeyin yeni ve cezbedici bir ışık altında görünmesini sağlar. Acıya karşı direnen aklın büyük gerilimi, baktığı her şeyin yeni bir ışık altında parlamasına neden olur. Bu yeni ışıklandırmanın sağladığı tarif edilemez uyarı, acı çeken kişinin intiharın çekiciliğine karşı durmasına ve yaşamaya devam etme arzusunu güçlendirmesine yeter. Acı, hayal gücünü canlandırır.
Frankl diye biri var; Freud'un "seks", Adler'in "güç" üzerine söylediğini, bu Frankl "logos" için söylüyor. "Anlam ihtiyacı bütün dürtülere baskın gelir" diyor yani. Doğru geliyor insana söyledikleri.
Sonra anlamlı neler var, diye düşünüyorum. Ama işte o zaman, ne şarkısı, ne müziği, ne video klibi, ne konsept albümü, ne sporu diyorum. Anlam mı? Dünya, Suriyeli adamın kendini lağımda boğduğu bir yer ve çok havasız. Ne şiiri, ne albüm kapağı! Yalancılığın rutin uygulama olması, çıkışsızlığı imliyor. Birilerinden nefret etmek istiyor, yapamıyor, sadece canımın sıkılmasıyla yetinmek zorunda kalıyorum. İyi değilim!