İslâm yerleşip sabitleşmiş, kökleri dal budak salmış, çok uzaktaki toplumlar İslâm'a girmiş, zamanın geçmesiyle durumlar değişmiş ve sürekli ortaya çıkan yeni meselelerden dolayı şer'i nasslardan hüküm çıkarmalar çoğalmıştır. İşte bunun sonucunda şeriatı hatalardan koruyacak birilerine ihtiyaç duyuldu ve ilim, öğretime ihtiyaç duyan bir branş ve meslek olarak ortaya çıktı. İdareci kesim yönetim ve iktidar işleriyle meşgul olduklarından, ilimle onların dışındakiler ilgilendi ve bu saha geçim kaynağı olan bir meslek haline geldi. Zenginler ve iktidar sahipleri kibirlerinden dolayı öğretimle meşgul olmaya tenezzül etmediler ve bu işi küçümsedikleri kişilere havale ettiler. Çünkü zenginlere ve iktidar sahiplerine göre bu işle meşgul olmak küçümsenecek bir şeydi.
Din ve dünya işlerini sağlam temeller üzerine kurmak isteyen biri, geçmiş toplumların ahlaklarını, peygamberlerin yaşamları ve mücadelelerini, hükümdarların yönetim ve siyasetlerini ancak tarih ile bilip örnek alabilir.
(...) Tarihçilerin, müfessirlerin ve râvilerin, tarihi hikayeleri ve olayları temel kriterlere sunmadan, benzerleriyle ölçüp değerlendirmeden, hikmet terazisine vurmadan, varlıkların temel özelliklerini dikkate almadan ve gözlem ve incelemeyi hakem kılmadan, sadece nakledilen haberlere itibar edip kabul etmeleri yüzünden, yanlışa düştükleri ve doğrudan sapıp vehimlerin ve yanlışların içinde kayboldukları çok olmuştur.
Basîretli ve dikkatli birinin, tarihçilerin naklettikleri haberleri değerlendirmede esas alacağı bir ölçü vardır. Bu ölçü umranın (toplumun) durumudur. Çünkü toplumun, (dışına çıkamayacağı) tabiatları ve doğal durumları vardır ve nakledilen haberler bu durumlara döner. (Yani nakledilen haberlerin, toplumun söz konusu tabiatları ve durumları içinde gerçekleşme imkanının olup olmadığı araştırılır).