Hadi tartışalım, bırakın kağıt-kalemi:))
Medeniyet dediğimiz şey insanı özgürleştirdi mi, yoksa daha sofistike bir şekilde kontrol altına mı aldı?
1000Kitap
Sermayenin Görünmez Zırhı: Çelişkili Sınıf Konumları, Baskı Aygıtları ve Hıncın Ekonomi-Politiği Tampon Bölgenin Sosyo-Psikolojik İşlevi Modern kapitalist üretim ilişkileri, kendi bekasını sadece saf ekonomik tahakkümle değil, bu tahakkümü görünmez kılan sofistike toplumsal katmanlar ve psikolojik savunma mekanizmalarıyla sürdürür. Bu mimarinin en kusursuz işleyen parçası, sosyolojide "çelişkili sınıf konumları" olarak kavramsallaştırılan orta sınıf, yani bugünün yaygın tabiriyle beyaz yakalılardır. Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında yapısal bir tampon bölge işlevi gören bu tabaka, sistemin ürettiği sınıfsal sürtünmeyi emmek ve radikal bir uyanışı engellemek üzere tasarlanmış sosyolojik bir kalkandır. 1. Yanlış Bilinç ve Hıncın Yataylaşması Beyaz yakalı çalışan, özü itibarıyla üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan, geçinebilmek için emeğini satmak zorunda olan bir ücretlidir; yani nesnel ve yapısal olarak işçi sınıfına aittir. Ancak aldığı akademik eğitim, edindiği kültürel sermaye ve dahil olduğu tüketim kalıpları üzerinden kendini illüzyonel bir şekilde sermaye sınıfının dünyasına ait hissetme eğilimindedir. Sermayenin hegemonik lütfuna talip olan bu kitlede itaat öyle bir tavizsizlikle içselleştirilir ki, efendisinin en ufak sarsıntısını veya krizini dahi bir hikmet gibi soluyan, tabiri caizse "efendisi osurduğunda derin nefes alıp oh çeken" yapısal bir dalkavukluk habitusu neşet eder. Bu trajik konumlanmanın en büyük varoluşsal kâbusu, aradaki o ince statü çizgisini kaybedip mavi yakalıların veya güvencesiz yoksulların safına düşmektir. Bu derin "aşağı düşme korkusu", yoksullara karşı rasyonel bir empatiden ziyade patolojik bir öfke ve hınç doğurur. Beyaz yakalı, kendi ayrıcalıklı pozisyonunu ahlaki ve entelektüel olarak meşrulaştırmak için
Sosyoloji
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
1950 ve 1960 yıllar CIA, Kültürel Özgürlük Kongresi aracılığıyla soyut dışavurumcu sanatçılar gizlice fonlandı ve desteklendi. Avrupa'daki çiçek çocukları hareketi bile CIA'nın Sovyetlere karşı ürettiği ideolojik bir akımdı. Bilinen amaçları; Sovyetler'in "Toplumcu Gerçekçilik" anlayışına karşı, Batı'nın sınırsız bireysel özgürlüğünü ve sansürsüz yaratıcılığını soyut sanat üzerinden küresel bir vitrine taşımaktı. Solcu entelektüellerin Komünizme olan sempatisini kırmak ve modernizmin merkezini Paris'ten New York'a taşıyarak kültürel hegemonyayı ele geçirmekti. Soğuk Savaş'ın cephede değil, zihinlerde ve estetik algıda yürütülen bu "görünmez" safhası, devletlerin konvansiyonel silahlardan çok daha sofistike kültürel cephanelikler üretebileceğini kanıtlayan en net tarihsel kesittir. Güç dengelerinin ve toplumsal kitle hareketlerinin arka planındaki bu mekanizmayı kronolojik ve yapısal olarak incelediğimizde, karşımıza tam bir psikolojik harp mühendisliği çıkıyor. Kültürel Özgürlük Kongresi'nin (CCF) Kurulması 1950 CIA, Berlin'de paravan bir entelektüel ağ olan CCF'i kurdu. Amaç; Avrupa'daki sol eğilimli ama anti-Stalinisit aydınları, yazarları ve sanatçıları fonlayarak Moskova'nın kültürel nüfuzunu kırmaktı. Encounter gibi prestijli dergiler gizlice finanse edildi. Çiçek Çocukları (Hippie) Hareketi: Amerika'yı ve Avrupa'yı kasıp kavuran Hippi hareketinin istihbarat servisleriyle olan ilişkisi, sanat piyasasındaki fonlamadan biraz daha farklı karanlık sosyolojik mühendisliğe dayanır. Kontrollü Muhalefet : 1960'ların başında (özellikle Fransa, Almanya ABD'de) yükselen gençlik hareketleri, yerleşik kapitalist sisteme Vietnam Savaşı'na son derece politik, organize sınıfsal öfke barındırıyordu. İşçi sendikalarıyla birleşme potansiyeli taşıyan, Marx Frankfurt Okulu
1000Kitap
“Elime aldığım ürünün dorika topları yıkamada düşüyor. Makinenin içinden topları alırken elim yanıyor. Muhtemelen imalathanede ya da benden önceki tamire gelişinde, tek taraflarından kaynaklandıkları içindir diyorum. Olabildiğince fazla ürün çıkarmak için ürün başına verilen asgari dikkatin ürünü. Kaynaklamaya başlarken gülümsüyorum. İlişkiler de böyle değil mi zaten? Tatlı yalanlarla sadece tutsun diye birbirine yapıştırılan insanlar. En ufak sarsıntılarda kopmaya mahkum. Güzelce kaynaklıyorum, içi boş ama büyük duran altın topları yüzüğe. İnsanlar hep içi boş ama şahşahalı şeyleri sevmiştir zaten. Bense olabildikçe katı, ağır ve kalıplı şeyleri sevdim hep. Net çizgileri olan. Terazi hep ağır basardı benim tarafımdan. İnsanların entellektüel olma, sofistike olma çabasıyla hep dalga geçtim. Basit bir adamdım ben, basit yorumlar yapan. Gerçeğin oldukça basit olduğunu düşünen. Dikenli biriydim. Sonra bunu samimi olmadığım insanlara karşı törpüleyebileceğimi ve kendi dilimi bir yere kadar ısırabileceğimi öğrendim ama herhangi biriyle yakınlaştığım an sızıyordu bir şekilde zihnimin karanlık bölmelerinden çıkan cümleler. Arkada thats not the shape of my heart çalıyor. İki makineye aynı anda bakmak zorundayım şimdi. Çünkü hayat size küçükken oynadığımız oyunlardaki gibi sorunlulukları tek tek ve sırayla vermiyor. Düzgün bir eğitim bölümü bulunmuyor. Hayatınızdaki zorluklarla başa çıkarken mutlu olmayacağınıza, hatta çoğunlukla berbat bir ruh halinde olacağınıza dair bilgiler veren. Ne kadar yorgun olursanız olun çevrenizdeki yapabileceğiniz şeylere odaklandığınızda ve fazla hayallere dalmadığınızda başarabileceğiniz şeylere dair bir bilgi verilmiyor, yeterince saçma motivasyon konuşması dinlememişseniz.”
1000Kitap
Menkıbeden Realpolitiğe: 13. Yüzyıl Anadolu Kaosunda Bir İstihbarat ve Kamu Diplomasisi Aktörü Olarak Yunus Emre 13. yüzyıl Anadolu’su, Moğol istilası ve Selçuklu merkezi otoritesinin çöküşüyle karakterize olan çok merkezli bir güç boşluğuna sahne olmuştur. Resmi tarihin ve tasavvufi literatürün "edilgen bir mistik" olarak kurguladığı Yunus Emre, dönemin sosyo-politik ve askeri dinamikleri bağlamında yeniden okunduğunda, karşımıza farklı bir aktör profili çıkmaktadır. Bu makale; Yunus Emre’nin Baba İlyas ile başlayan ve Taptuk Emre’ye uzanan heterodoks (Vefai/Babai) network’ü içerisindeki konumunu, gezgin dervişlik (Abdalân-ı Rûm) kurumunun bilgi toplama/yayma kapasitesini ve duru Türkçe kullanımının siyasal-kültürel bir hegemonya inşası olduğunu ileri sürmektedir. Bu çerçevede Yunus Emre; mistik bir şair olmanın ötesinde, uç beylikleri arasında denge kuran, toplumsal morali rehabilite eden ve yer altındaki bir direniş ağının kamu diplomasisi ile saha istihbaratını yürüten stratejik bir aparat olarak kavramsallaştırılmaktadır. I. 13. Yüzyıl Anadolu Güç Boşluğu ve Mikroskobik Güç Odakları Kösedağ Savaşı (1243) sonrası Anadolu, sadece askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda derin bir epistemik ve siyasi kırılma yaşamıştır. Konya’daki Selçuklu sarayı Moğol vasalı (güdümlü devlet) haline gelirken, uç bölgelerde filizlenen Türkmen beylikleri ve yerel iktidar odakları arasında tam bir "herkesin herkesle savaşı" (bellum omnium contra omnes) ortamı doğmuştur. Bu kaotik zeminde geleneksel devlet aygıtları (ordu, resmi istihbarat, bürokrasi) işlevsizleştiğinde, iktidar ilişkileri dikey kurumlardan yatay ağlara kaymıştır. Bu yatay ağların en etkilisi ise hiç şüphesiz tekkeler, zaviyeler ve bunların mobil unsurları olan derviş gruplarıdır. Bu makale, Yunus Emre figürünü bu
Tarih
İrade iddiası taşıyan ama önyargılarından soyunamayan bir sistem, özgürleştirici değil — sadece daha sofistike bir kölelik biçimidir.
Felsefe