Yani nasıl söylenir, nasıl anlatılır ki bünyeye tesiri. Benim diyen pesimisti bile ikna edebilen, hamdolsun hayatında şu sıra hiçbir şeyi düz gitmeyenlere yol gösterebilecek, yalnızca 70 küsür sayfaydı diyebilirim. Bir alıntıdan başlayacağım öyleyse:
‘’Eğer nasıl biri olduğumu bilseydiniz, şu anda beni selamlarken yüzünüzde gördüğüm o tatlı, dostane gülümseme kim bilir nasıl donup kalırdı dudaklarınızın kıyısında! Vereceğim selamı bir çamur lekesini silkeler gibi öfkeyle küçümseyerek elinizin tersiyle geri çevirirdiniz. Ama daha siz beni dışlayamadan ben sizi dışladım, bugün öğleden sonra benim de bir parçası olduğum o soğuk, kemikleşmiş dünyanızın dışına fırlattım kendimi, pistonların üstünde duygusuzca kayan ve kendi etrafinda kibirle dönen o büyük mekanizmada sessizce çalışan bir çarktım ben de. Hiç bilmediğim bir uçurumun içine düştüm, yine de o bir saatin içinde sizin aranızda geçirdiğim kaskatı yıllardan çok daha canlı hissettim kendimi. Size ait değilim artık, içinizden biri değilim ama yükseklerde, ama diplerde dışınızda bir yerlerdeyim, fakat asla ve asla sizin burjuva refahınızın düz kumsallarında değilim artık. İlk kez iyiliğin ve kötülüğün insanın içinde yaratabileceği haz adına ne varsa hepsini hissettim, fakat benim nerelere vardığımı asla bilemeyeceksiniz, beni asla tanımayacaksınız: Ey siz insanlar, siz benim sırrımı nereden bileceksiniz!’’
Kendi sırrımıza erebildik mi? Kendimizi keşfedemeden birer burjuva, birer hümanist, birer meslek erbabı, dava adamı mı olduk? Bir şeyleri atlamış olabilir miyiz? Bizim ne istediğimizi mesela…Tek başımıza yanılmaya cüret edemiyor muyuz acaba boynumuza kadar battığımız değişmezlerden? Tabular içinde yüzenler doğrularını paylaşamazken, biz yanılsak; ama kendi başımıza yanılsak?
Peki ya yanılgı dediğimiz yol aslında