Anna Karenina
Tolstoy’un “mutluluk” ile “ahlak” arasındaki o ince ve acıtan çizgiyi en çıplak hâliyle gösterdiği bir roman.
Anna; sevgiye, anlaşılmaya ve tutkuyla yaşanmaya aç bir kadın. Ama onu çevreleyen toplum, sevgiyi bir erdem değil; yalnızca kurallara uyduğu sürece kabul edilebilir bir şey olarak görüyor. Karenin’le evliliği düzenli, saygın ve soğuk. Vronski’yle yaşadığı aşk ise canlı, yakıcı ve gerçek. Tolstoy, bu karşıtlıkla şunu soruyor: İnsan mutlu olmak için mi yaşar, yoksa doğru sayılanı yapmak için mi?
Roman yalnızca bir “yasak aşk” hikâyesi değil. Anna’nın adım adım yalnızlaşması, toplumdan dışlanması ve kendi iç sesiyle çatışması; kadın olmanın, sevilmek istemenin ve bedel ödemenin hikâyesi. Ona yöneltilen yargı, aslında aşkına değil, cesaretinedir. Çünkü Anna, hissettiğini saklamaz. Ve bu açıklık, onu hem güçlü hem de savunmasız kılar.
Levin ve Kitty ise romanın diğer yüzü gibidir. Daha sade, daha sessiz ama emekle kurulan bir mutluluğun mümkün olabileceğini gösterirler. Tolstoy, bu iki hikâyeyi yan yana koyarak okuru tek bir doğruya zorlamaz; aksine insan ruhunun karmaşıklığını kabul etmeye davet eder.
Anna Karenina, aşkın insanı yüceltebildiği kadar, yalnız bırakabildiğini de anlatan; toplumun merhametsiz sessizliğini yüzümüze çarpan bir roman. Kitabı bitirdiğinde Anna’yı yargılamazsın; onunla birlikte yorulur, onunla birlikte susarsın. Çünkü bazı hikâyeler “haklı–haksız” diye değil, “insanca” diye okunur.
Keyifli okumalar