Sabahattin ali'nin 1942'de yazdığı muazzam roman. Roman her ne kadar "teşrin-i evvel"lerde, "kanun-u sani"lerde geçse de, berlin'de henüz metro bugünkü gibi yaygın olmasa da, kısaca roman dokusu eski gibi gözükse de, beşerin evrensel ve değişmez özelliklerinin apaçık tezahürü itibariyle güncelliğini her daim korumuş, kanımca Aziz Nesin'e Tülsü'yü yazmak için ilham vermiştir. Zira, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin marko paşa'da beraber çalışmışlardı. Tabi, tersi de mümkün. Tutunamayanlar böyle birden bire değil, Sabahattin Ali'lerle Ahmet Hamdi Tanpınar'larla yavaş yavaş oluşmuş demek ki. Sadece çeviri roman ve öyküler okumaya alışkın olanlar için dili eski gelebilir ama kesinlikle anlaşılmaz farsça sözcüklerden ibaret değildir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve herkesin tutkusu kendisinedir. Bunu anlattı bana bu roman, hem de sıradan bir şekilde değil. Toplumsal olaylara ilişkin saptamalarını yaparken okurun gözüne sokmaya çalışsa da hiçbir şekilde olay akışına ve diyaloglara halel getirmeyen Sabahattin Ali'nin, ki hikayedir olayı diyelim yüzeysel bir biçimde, benim diyen romancıya ders verebilecek nitelikteki. İki bölüme ayırıldığında bile karakterler arasındaki geçişkenliği fark etmemek mümkün değil. Bir kez ve bir kez daha okuyunca bunun da ne anlama geldiği elbet ortaya çıkacaktır. Lâkin insan 14 yaşında zaten etkilendiği, tesirinden uzun bir müddet kurtulamadığı, içinde geçen cümleleri ara ara sayıkladığı bir kitaptan 24 yaşında ciddi bir şekilde kaçınmalıymış ben geçenlerde bunu gördüm. Bir kere kitap size elinizden bırakma imkanını hiçbir şekilde sunmuyor çünkü neler olacağını bilseniz de nasıl olacağını kestiremiyorsunuz: Raif bey ne demişti, Maria neyi düşünerek gözlerini kırpmamıştı... bir insanın yarattığı yokluk, bir insanın yarattığı boşluk...
İYİ OKUMALAR