Leylâ Erbil ile tanıştık, bu kadar geç tanıştık diye de hayıflanmak istemiyorum doğrusu. Her şeyin zamanı geldiğinde karşıma çıktığına inandığımdan mı bilmiyorum ama doğru bir anda okuduğum için şanslıyım. Çünkü ülkemizin gündemi o kadar kötü, korkunç ve karmaşık ki, toplumun içine düştüğü bu buhranı, dramı ve o sıkışmışlığı Erbil’in özgün anlatımında okumak ve tüm bunların kitaptaki olaylara denk gelmesi oldukça anlamlıydı benim için. Maalesef, yıllar geçse de hiçbir şeyin değişmemesi, insanlığa olan inancımı yok etmeye ve yozlaşmış bu topluma karşı umudumu kaybetmeye götürdü beni.
Hiçbir şeyin kararı yok bu sıra, hiçbir şey kesin değil. Tüm değerler altüst, ama olacak, özlediğimiz töre gelecek, bir gün getireceğiz, birbirimizi yiyerek de olsa, en önce kendi içimizdeki hainleri temizlemeliyiz, bile bile döneklik edenleri, yanıltıcıları, saptırıcıları, onları bağışlamamalıyız asıl. (s. 121)
Erbil, geçmiş zamanın Türkiyesini ve Türk insanını, özellikle Türk kadınının bastırılmışlığını bütün çıplaklığıyla yansıtıyor. Onun yazdığı satırları okumak hem kasvetli bir atmosfere sürüklüyor hem de hicivleri ve ironisiyle güldürüyor insanı. “Trajikomik” dediğimiz bir şey bu. Ağlanacak halimize gülüyoruz çünkü. Şimdi de öyle değil miyiz zaten. Gündem her gün, her saat ve her dakika yeni bir haberle sarsılırken kimsenin ayağa kalkmadan koltuklarında oturması; tepkisizliğimizin ve eylemsizliğimizin bir yansıması değil mi?
Hiçbir tanıma ve tekniğe sığmayan ve uymayan bu roman, bütün özgünlüğü ve tarzıyla Erbil’in hayatından ve tarihin gerçeklerden besleniyor. Anlatı dört bölüme ev sahipliği yapıyor: Kız, Baba, Ana ve Kadın. Bu kısımlar birbirleriyle bağlantılı olmasına rağmen anlatı çok karmaşık bir şekilde oluşturulmuş. Bazen hikâyeden koptum, ama Erbil’in kalemi tıpkı kitabın