• Büfeden ayran istedim. Uzattılar. İnce alüminyum kapaklı plastik bir bardak. Kapağını çıkarınca dikkatle tutacaksın. Hafif
    tutarsan düşecek, sıksan içindekiler dışa çıkacak. Ayran falan değil, lezzetli ve soğuk ancak plastik bardağın, ağza verdiği bir
    burukluk var. Ayranla kaynaşmayan, bütünleşmeyen bir kap bu. İçiyorsunuz ama içmemiş gibi. Yemek borunuza değil de sanki,
    madeni başka bir boruya döküyorsunuz ayranı.
    Buraya kadar yine de idare edilebilir.
    Ya bundan sonra.
    İçiyorsunuz ayranı, şimdi elinizde boş bir plastik bardak var.
    Ne yapacaksınız bunu? Kolay.
    Hemen yanınıza bir varil koymuşlar. Bakıyorsunuz içi boş plastik bardaklarla dolu. Siz de elinizdeki boş bardağı oraya
    fırlatıyor ve yolunuza devam ediyorsunuz.
    Dağ başında, civardaki kaynak suyuyla yapılmış, kalaylı iri bir tasla size ikram edilmiş gerçek bir ayran içtiniz mi hiç?
    Plastiğin ham maddesinin dışarıdan geldiğini ve lira düştükçe plastiğin de gün gün pahalandığını bilirsiniz.
    Nasıl alıştık plastik bardaklara. Pahalı bir şey. Dışarıdan alıyoruz, üstelik bir dakika kullanıyor ve atıyoruz. Plastik bir
    bardağı da ayran fiyatına alıyor, fakat atıyoruz. Çöpe atıyoruz.
    Anlatamadım galiba: Atıyoruz. Çöpe atıyoruz.
    Ve çöpe atmaya devam ediyoruz. Sadece bir kere ve çok kısa bir süre kullanarak. Anadolu’da hâlâ insanımız, yanında,
    şalvarının derin cebinde, bilirsiniz şalvar diz de vermez, deforme olmaz, sık sık yenisini almaya gerek kalmaz, her neyse onun
    cebinde kocaman bir mendil, bir bakarsın adam çarşıda bu mendili çıkarır, içine kabak, patlıcan, maydanoz, ekmek, iki de
    kavun koyar, uçlarını bohça ucu gibi birleştirir, düğümler, eve getirir, kadınlar onu boşaltır, yeniden verirler beye, o da cebine
    koyar.
    Şimdi kese kâğıtları var, at çöpe.
    Kâğıt mendiller, sümüklü bez mendilleri kim yıkar, at çöpe.
    Kâğıt peçeteler, tuvalet kâğıtları, bilirsiniz Batılı suyla taharetlenmeyi pislik, mikropluk, kâğıtla taharetlenmeyi temizlik
    bilir, kullan at kubura, at çöpe.
    Kâğıt, karton tabaklar, plastik dondurma kapları, plastik kaşıklar, çatallar, bir kere kullan at çöpe.
    Başka!... Makyaj malzemeleri, yeni modayla modası geçen giyecekler, at sandığın dibine, at çöpe.
    Neyse lafı plastik ayran bardağında tutup, beş senede demode olan harp araçlarına falan getirmek istemiyorum. İş uzayacak.
    Aynı konuda her gün şu sütunu değil, gazeteyi dolduracak kadar yazsan yer kalmayacak.
    Efendim, İngiltere’de bir ayakkabı fabrikası varmış. Patron, dış pazar bulmak için, Hindistan’a pazarlamacı Walter’i,
    Afrika’ya ise pazarlamacı Samuel’i yollamış. Walter Hindistan’dan “burada kimse ayakkabı giymiyor, iş yok” diye teleks
    çekmiş. Patron“o halde geri gel” demiş. Samuel ise “Afrika’da kimse ayakkabı giymiyor. Fakat bunlara ayakkabı giymeyi bir
    kabul ettirirsek büyük iş var. Fabrikayı tevsi edin, (büyütün) buraya da bu insanlara ayakkabı giymeyi, ihtiyaçları olmasa bile
    kabul ettirecek uzmanlar yollayın” demiş. Fabrika tevsi edilmiş, Afrika’ya uzmanlar yollanmış, Walter işten kovulmuş, onun
    maaşı Samuel’in maaşına zam edilmiş.
    -Ah o Samuel bir elime geçse, diyorum ama, bakıyorum ki hepimiz bir Samuel olmuşuz. Hem de gönüllü avanaklar
    takımından...
  • Büfeden ayran istedim. Uzattılar. İnce alüminyum kapaklı plastik bir bardak. Kapağını çıkarınca dikkatle tutacaksın. Hafif
    tutarsan düşecek, sıksan içindekiler dışa çıkacak. Ayran falan değil, lezzetli ve soğuk ancak plastik bardağın, ağza verdiği bir
    burukluk var. Ayranla kaynaşmayan, bütünleşmeyen bir kap bu. İçiyorsunuz ama içmemiş gibi. Yemek borunuza değil de sanki,
    madeni başka bir boruya döküyorsunuz ayranı.
    Buraya kadar yine de idare edilebilir.
    Ya bundan sonra.
    İçiyorsunuz ayranı, şimdi elinizde boş bir plastik bardak var.
    Ne yapacaksınız bunu? Kolay.
    Hemen yanınıza bir varil koymuşlar. Bakıyorsunuz içi boş plastik bardaklarla dolu. Siz de elinizdeki boş bardağı oraya
    fırlatıyor ve yolunuza devam ediyorsunuz.
    Dağ başında, civardaki kaynak suyuyla yapılmış, kalaylı iri bir tasla size ikram edilmiş gerçek bir ayran içtiniz mi hiç?
    Plastiğin ham maddesinin dışarıdan geldiğini ve lira düştükçe plastiğin de gün gün pahalandığını bilirsiniz.
    Nasıl alıştık plastik bardaklara. Pahalı bir şey. Dışarıdan alıyoruz, üstelik bir dakika kullanıyor ve atıyoruz. Plastik bir
    bardağı da ayran fiyatına alıyor, fakat atıyoruz. Çöpe atıyoruz.
    Anlatamadım galiba: Atıyoruz. Çöpe atıyoruz.
    Ve çöpe atmaya devam ediyoruz. Sadece bir kere ve çok kısa bir süre kullanarak. Anadolu’da hâlâ insanımız, yanında,
    şalvarının derin cebinde, bilirsiniz şalvar diz de vermez, deforme olmaz, sık sık yenisini almaya gerek kalmaz, her neyse onun
    cebinde kocaman bir mendil, bir bakarsın adam çarşıda bu mendili çıkarır, içine kabak, patlıcan, maydanoz, ekmek, iki de
    kavun koyar, uçlarını bohça ucu gibi birleştirir, düğümler, eve getirir, kadınlar onu boşaltır, yeniden verirler beye, o da cebine
    koyar.
    Şimdi kese kâğıtları var, at çöpe.
    Kâğıt mendiller, sümüklü bez mendilleri kim yıkar, at çöpe.
    Kâğıt peçeteler, tuvalet kâğıtları, bilirsiniz Batılı suyla taharetlenmeyi pislik, mikropluk, kâğıtla taharetlenmeyi temizlik
    bilir, kullan at kubura, at çöpe.
    Kâğıt, karton tabaklar, plastik dondurma kapları, plastik kaşıklar, çatallar, bir kere kullan at çöpe.
    Başka!... Makyaj malzemeleri, yeni modayla modası geçen giyecekler, at sandığın dibine, at çöpe.
    Neyse lafı plastik ayran bardağında tutup, beş senede demode olan harp araçlarına falan getirmek istemiyorum. İş uzayacak.
    Aynı konuda her gün şu sütunu değil, gazeteyi dolduracak kadar yazsan yer kalmayacak.
    Efendim, İngiltere’de bir ayakkabı fabrikası varmış. Patron, dış pazar bulmak için, Hindistan’a pazarlamacı Walter’i,
    Afrika’ya ise pazarlamacı Samuel’i yollamış. Walter Hindistan’dan “burada kimse ayakkabı giymiyor, iş yok” diye teleks
    çekmiş. Patron“o halde geri gel” demiş. Samuel ise “Afrika’da kimse ayakkabı giymiyor. Fakat bunlara ayakkabı giymeyi bir
    kabul ettirirsek büyük iş var. Fabrikayı tevsi edin, (büyütün) buraya da bu insanlara ayakkabı giymeyi, ihtiyaçları olmasa bile
    kabul ettirecek uzmanlar yollayın” demiş. Fabrika tevsi edilmiş, Afrika’ya uzmanlar yollanmış, Walter işten kovulmuş, onun
    maaşı Samuel’in maaşına zam edilmiş.
    -Ah o Samuel bir elime geçse, diyorum ama, bakıyorum ki hepimiz bir Samuel olmuşuz. Hem de gönüllü avanaklar
    takımından...
  • 15.10.2018 pazartesi
    CUMHURIYET MEYDANI DURAĞI
    saat 17.00

    Karşımda yedi tane su fıskiyesi var.
    Her biri ayrı terennüm ediyor.
    Her birinin etrafındaki mavilik ayrı bir aşkla dalgalanıyor.
    Yan tarafta durak.
    Bilmem kaç tane insan var.
    Her birinin kalbinde ayrı sevgilinin yankısı...
    Kimi derdini kimi geleceğini kimi belki yarini mirildaniyor.
    çaprazimdaki kalede Türk bayrağı dalgalaniyor.
    Fıskiyenin arkasındaki turuncu çiçekler...
    Bekle!
    Kırk yaşlarındaki bir baba mendil satıyordu.
    Ona dilenci denilebilir miydi?
    Mendil satmak da rızkı için çalışmak değil miydi?
    ...turuncu çiçekler bayragimizin kan rengini bastıramıyordu.
    Tam karşımdaki büyük saat durmuş gibi görünse de tam da şu anı gösteriyordu.
    Gördüm.
    şu sol karşıdaki ağaçlardan biri yesil diğeri kahve yaprakliydi.
    bir sela okunsa şu an tam da yeriydi.
    Yaşayanlar yemyeşil bahar, ölenler kahverengiydi.
    Takım elbiselisinden kara salvarlisina kadar herkes burada.
    Al yazmalisindan kara saçlı ahu gozlusune kadar,
    Seker yalayanindan burnu sümüklü aglayanina kadar; yaşlı genç çocuk herkes!
    Bir ben yokum sanki bir de şu minareye konup beni seyreden kuş.
    kimsenin umrunda değil, ozgur!
    Hayır değil, şu an gözlerimin hapsinde.
    Uçtu. yeniden özgur.
    bilinmek tanınmak arzusu dahi nefsten...
    Şu kus, diyorum, hakikaten özgür.
    sadece onu bilmek tanımak isteyen samimi bir ilginin muhatabı.
    hiçbir çabası yok bunun için.
    Neyse o. doğal olduğu kadar özgür.
    Haydar hocamın nasihatini hatırlattı bana.
    basma eteğin altına pazen pijama, kök
    Yeşili yelek, boncuklu yazma...
    Çocukluğumdan fırlamış bir teyze geçti önümden.
    özledim.
    Bütün doğallığıyla ozguveni tavan yapmış teyzeler...
    Kimsenin ne dediğini umursamadan özgür!
    https://www.instagram.com/...;igshid=mxf83uykg6er
    FATMA ZEHRA AKYIGIT
  • Burnum da cok akardı.buna da cok canim sıkılırdı.sümüğü burnundan ağzına dogru aktığı halde ikidebir burnunu çeken ama burnunu mendile silmeyen ya da muslukta yikamayan çocuklara sümüklü denir.ben boyle degildim.sık sık burnumu mendile siler, muslukta yıkardim.ama neye yarar, burun salgi bezleri durmadan çalışır, hep burnum akardi.gunde en az iki mendil kirletirdim ama gerçekte iki degil on mendil kullanmam gerekirdi.cok igrenirdim bu kullanilmis mendillerden.ceplerim kullanilmis mendillerle tıkış tıkış...
    Aziz Nesin
    Sayfa 448 - Nesin yayinevi
  • "Cebinden büyük bir sümüklü mendil çıkarmıştı ve kendine pansuman yapıyor, ancak başkalarının kanı akar da kendisininki akmaz sanırmış gibi gözlerini kandan alamıyordu."