Az önce bir filmin yazısını yazdım ve dedim ki “benim favori yazarım yok”. Tabii burası blog değil insanlar buraya kitapla ilgili yazı okumaya geliyor günlük gibi buraya yazmayacağım ama o yazıyı kapatıp buna geçince aslında favori yazarım olmaya en yakın kişinin kitabını inceleyeceğimi görüyorum. O yazıya sizi yönlendirmeden kısaca bahsetmem gerekirse zaten böyle ünlü kişilere bağlanma durumum yok benim. Bu hayatımın her alanında geçerli. Filmler oyunlar müzikler kitaplar asla favori bir üreticim yok. Hoş favori bir serim bile yok yani. Kitap serisi oyun serisi falan bunlar da yok. Belki Dark Souls ucundan. Bunun en önemli sebeplerinden birisi banger banger banger yapamamaları. Kimsenin. Bir yazarı ne kadar seversen sev kötü bir kitabı olabilir. Olabilir zaten ama sen de sevebilirsin diyebilirsin ama ben isterim ki madem sevip bağlanacağım bu adam süper bir şey olsun yani kalemini beğeneyim anladınız mı roman yazmayı bırakıp film incelemesi yazsa yine okuyayım öyle bir şey olsun. Yani anladınız mı biraz daha duygusal bir bağ gibi? Arkadaşım olması gibi. Parasosyal mi evet ama arkadaşım. Yani arkadaşım spor dergisinde yazsa okurum çünkü o yazı sporla da ilgili olsa ben anlamasam da takip etmesem de onun ruhundan bir şeyler taşır ve ben hayatımda o ruhu deneyimlemek istiyorum zaten. İşte Woolf GGM’den sonra en çok böyle hissettiğim yazar oldu. Bunu dediğim için utanıyorum ama asla larp değil “Kalemi çok kuvvetli”.
Kuvvetli kelimesinin ne kadar hiyerarşik olduğuna falan değinmeden kitaba geçelim. Woolf inanılmaz bir yazar. Şahane. Okuduğum en iyi kitaplardan bir tanesi. Bu kitap psikanaliz yapan herkesin başucunda durmalı. Ama sadece o değil insanlara azıcık bile merakınız varsa felsefe sosyoloji psikoloji toplanın ve bu kitabı okuyun. Bu kitap her şeyi anlatıyor. Ve
Deniz FeneriVirginia Woolf · İş Bankası Kültür Yayınları · 20217,7bin okunma
Dünyanın en çok larplanan bu meşhur kitabı. Daha başladığım gün birinin bileğinde meşhur yılan dövmesini gördüm ve insanlar çok bayılıyor bu görseli anlamayanlarla konuşmam demeye. Kitabın şöhreti gün geçtikçe daha kötüye gidiyor olsa da kendisini bu şöhretten dolayı karalamak elbette doğru değil. Peki neyi var bu kitabın nasıl bu kadar popüler oldu sonra bu popülerliğin kurbanı?
Popüler olunca yüzeysel yorumlardan kaçınmak mümkün değil ama çok fazla circlejerk’e maruz kalmadığım sürece (ki kitap toplulukları bulmak zor gerçekten o yüzden bunu görmüyorum genelde) bu yorumları yorumlamıyorum. O yüzden doğrudan kitabın kendisiyle ilgili konuşacak olursak kitap aslında beynin ne kadar o yetişkin dünyasının sınırları içerisinde var olduğunu ve bu sınırlara mahkum olduğumuzu bir çocuk perspektifinden anlatıyor. Bu da çok güzel bir perspektif çünkü en çocuk gibi olan insanlar bile hayatın şamarlarını belli noktalarda yiyip o yetişkin dünyasına hapsolabiliyorlar. Şimdi bu kitabı okuyup da kimse hayatını değiştirimiyor ancak belli başlı noktalarda kıvılcımlar yakabiliyor. Mesela ben güç otorite kavramlarıyla ilgilendiğim için kral kısmı çok hoşuma gitti ama eminim sarhoş adamla ilgilenen de olacaktır. Güzel olan şu ki bu taklit kısımlarında yazar hiç kaçırmamış. Hepsi çok eğlenceli, insanı güldüren bir yandan da düşündüren mini hikayeler. Özellikle kral hikayesi gerçekten çok komik ve düşündürücü, insanlara anlatamayı seviyorum ve otorite güç nedir kavramayı daha kolaylaştırıyor. Bu kavramların hepsini bir yapısökümcü gibi en baştan inşaa ederek tekrardan bakmayı sorgulamayı sağlıyor. Ha normalde tamamen biat ettiğimiz krallarımız patronlarımız var dünyada bu kitap bunu şak diye değiştirmiyor ama hiç olmazsa unuttuğumuz çocuk yanımızı bir kıvılcımla ısıtıyor ve tekrardan
Küçük PrensAntoine de Saint-Exupéry · Can Çocuk Yayınları · 2015280,3bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Sünger bobdan çok sualtı kahramanlarını gördüğümüz bir sayı, sualtı kahramanlarını istesem onun çizgi romanını alırım sünger bob aldıysam sünger bob görmek isterim ben açıkçası.
merhabaa. bu kitabı okumaya çok uğraştım, 1 ay önce falan başlayıp 500 sayfayı 3 günde okudum mecburiyetten ve kitabın son 40 sayfasını da okumaya gerek duymadım. okuma sürecim ise baya kaotikti okulda, evde kitabı bitircem diye full time bunu okudum ve diğer kitaplara ara vermek zorunda kaldım. ama şimdi kitap sınavım bitti ve ben bu zahmetli kitabın şerefine bir inceleme yazmak istiyorum. başlayabiliriz...
Kitabın elimde olan günümüz baskısı "Bozkurtlar ölüyor" ve "Bozkurtlar diriliyor" isimli iki kitaptan oluşuyor. İlk kitap kısaca 1. Göktürk devletinin dağılma sürecini, dönemin askeri ve siyasi yapısını çoğunlukla kurgusal karakterler ve olaylar üzerinden anlatıyor. İkinci kitap ise ilk kitaptaki karakterlerle bağlantılı olan karakterlerin yaşamlarını anlatıyor.
Kitap Çuluk Kağan'ın, eşi Çinli İçing Katun tarafından zehirlenip öldürülmesinin ardından kağanın kardeşi Kara Kağan'ın tahta çıkması ve İçing Katun'u eşi olarak almasıyla başlıyor. Ötüken'de artan Çinli nüfusu, askeri ve siyasi yapıya gittikçe karışan Çinliler bazı Türkleri rahatsız ediyor ve olaylar başlıyor. Kitapta istemeyeceğiniz kadar çok karakter var o yüzden sınav için okuyorsanız kesinlikle not alarak okuyun. Ancak bu karakter yoğunluğu beni rahatsız etmekten çok, kitaba daha çok çekti. favori karakterlerimi seçmek, onları okumak hoşuma gitti kesinlikle.
Okuması asla zor değil, dediğim gibi sadece uzun ve karakterler fazla. ama olay örgüsü akıcıydı, bölümler kısaydı ve dili de gayet kolaydı. kitapta geçen öz türkçe kelimeler beni zorlamadı, altında anlamları yazıyordu ve bence okumaya zevk katıyordu. betimleme olabildiğince az kullanılmış yoğun olarak diyalog şeklindeydi. bu da okumayı kolaylaştırıyor. boş vaktiniz varsa ve tarihsel kurgu seviyorsanız bir şans
Muhtemelen uzun ve oldukça kişisel bir inceleme yazısı olacak.
Siddhartha Mukherjee gerçekten çok iyi bir hikaye anlatıcısıdır. Bu hikayelerini de iki ana örgü (bazen üç ana örgü) ile bize sunuyor. Bir hiyerarşi barındırmadan dilin imkanları çerçevesinde birinci ve ikinci demek durumunda kalacağım lakin; bu durum bir beğeni ya da önem farkına benim açımdan işaret etmeyecektir. Birinci olarak bilimsel bilginin günümüze nasıl geldiğinin anlatıcılığında çok kıymetli bir iş yapıyor Siddhartha. Kitabın içindeki her başlığın akademik yazındaki ilk noktasından günümüzdeki bilgi birikimine ulaşana kadar emek sarf eden her bir bilim insanına işaret ediyor ve okuyucuyu da bu kümülatif bilgi artışında aktif bir izleyici olarak ağırlıyor.
Diğer kısım ise okuyucu çektiği duygusal sayfalardır. Bir ders kitabı okurken okuyucu kendisini adı-sanı bilinen bir hastanın yanında Siddhartha'nın odasında şikayet dinlerken buluyor ya da hekim ile birlikte çare ararken... Aslında bu durum da duygusuz akademik bilginin omuzlarında yükselen romantize edilmiş güçlü beyaz önlüklülerin yükselmesine yol açıyor. Hastayı kurtarabilecek olan bilim insanları ya da hekimler...
Örgüdeki bir üçüncü kısım ise çok daha nadir de olsa önemli yerlerde Siddhartha'nın kendisidir. Onun duyguları, boş yollarda yürüyüşleri ya da kişisel aile işlerine dair satırlar. Yani, bu kitabın yazarı da bir insan olarak ve okuyucusuyla insani ilişki kurmaya devam ediyor.
Buraya kadar olan kısım kitabın nasıl kurgulandığı ile alakalı olsun. Devamı içinde Siddhartha taktiği kullanalım, durup durup farklı konulara sekelim.
***
Siddhartha bilimsel olarak anlaşılması zor konuları berraklaştırmada gerçekten iyi bir iş çıkarıyor. Tabii ki, bu yorum taraflıdır. Ben bu kitabın muhtevasındaki her bilgiyi en azından bir kaç kere ders
IKEA kataloglarından fırlamış kusursuz mobilyalarla döşeli, her köşesi taksitle satın alınmış konfor kokan geniş evler.. Sahibi olduğumuzu sandığımız kaliteli eşyalar, ruhumuzu sığdıramadığımız estetik vücutlar. Ve en nihayetinde kendi kurduğumuz modern hapishanelerin mutsuz gardiyanları haline gelen biz. Üstelik bu esaret yeni de değil; on yıllardır aynı çarkın dişlileri arasında ezilmekteyiz.
Dövüş Kulübü, adını sinema tarihinin efsaneleri arasına yazdırmış olsa da; her şey yazarın sarsıcı ve cesur kaleminden dökülen bir hikayeyle başlıyor aslında. Yönetmenin sinemadaki karanlık atmosferle zihnimize kazıdığı bu hikaye, modern insanın uyuşmuş ruhuyla girdiği savaşı anlatıyor. Bunları söylemek haddim değil ama; kitabı okurken fark ettim ki filmdeki karakter seçimleri muazzammış. Brad Pitt’in güvenilmez karizmasıyla devleşen Tyler Durden ve Edward Norton’ın bitkin, uykusuz, savruk Joe halleri hepimizin zihninde iz bıraktı. Koca Bob, Marla Singer.. Kitabı okurken yazarın sert, net ve mizahi üslubu, betimlemeleri bu karakterlere hayat veren zaten başka birileri olamazmış dedirtti. Hani okuduğumuz kitapların filmini izlemek bizi hayal kırıklığına uğratır ya. Bu defa öyle değil, ikisi birbirinden güzel. Filmin kitabı mı demeli kitabın filmi mi bilemedim.
Kitapla ilgili beni en çok şaşırtan şey; dijital dünyanın, instagram filtrelerinin, beğenilerin, algoritmaların henüz hayatımızı ele geçirmediği o yıllarda bile insanın aynı zaaflarla boğuşuyor olması. Bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığı, ideal beden algısı, estetik merakı ve "kendini arama" adı altında pazarlanan huzur arayışı. O yıllarda mobilya kataloglarına ve reklamlara bakıp eksik hissederken, şimdi yirmi dört saat başkalarının kusursuz ve filtrelenmiş hayatlarını izleyerek kendi varlığımızı hırpalıyoruz. Kapitalizm