Huzursuzluk
Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk romanı, savaşın, göçün ve insanlık dramlarının ortasında kalmış insanların hikâyesini sarsıcı bir gerçeklikle anlatıyor.Eserde, gazeteci İbrahim’in gözünden Suriye’de yaşanan trajediler, özellikle de Ezidi halkının yaşadığı acılar aktarılıyor.Ancak roman yalnızca dış dünyadaki zulmü değil, bireysel vicdanın sessizliğini de sorgular.
Okurken biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim.Pek çok kişi bu kitabı okurken ağladığını,çok etkilendiğini söylüyordu.Bense ağlamadım; gözlerim bile dolmadı.Bu,kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor.Kitap güzeldi ama ben çirkinleşmiştim.Bilakis de kalbimin çirkinleştiğini fark ettim.Çünkü bu kitapta anlatılan acıların benzerlerini her gün duyuyor ve görüyorum:Gazze’de, Doğu Türkistan’da…Sanırım bu acılara alışmışım.Sağırlaşmışım.Kitabı okurken de artık şaşırmıyor oluşum, beni en çok sarsan şey oldu.
Livaneli’nin dili sade ama derinlikli;her cümlesi okurun kalbine dokunuyor.Karakterler, özellikle Meleknaz ve diğer Ezidi kadınlar,sadece birer roman kahramanı değil,sessizliğe gömülmüş binlerce gerçek insanın sesi gibi.Huzursuzluk, savaşın ortasında bile “insan kalabilmenin” ne kadar zor olduğunu, ama bir o kadar da gerekli olduğunu hatırlatıyor.
Roman bittiğinde içimde ağır bir sorgulama başladı.Her gün bu acıları görüp duymak,onların normalleştiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, hâlâ üzülüyor olmalıyız.Hâlâ “insan” olmayı sürdürmeliyiz.Sessizleşmemeli, daha yüksek sesle haykırmalıyız.
Huzursuzluk;Meleknaz,Zilan, Nergisler için yazılmış bir roman olduğu kadar;gerçekte Gazze’de, Doğu Türkistan’da,dünyanın her yerinde susturulan insanlık için de yazılmıştır.Eğer siz de vicdanınızın sessizleştiğini hissediyorsanız,bu kitabı mutlaka okuyun.Bugün “keyifli okumalar” da dilemiyorum; okurken üzülün,sarsılın,çünkü