...Beri yandan da benliğinin ta içlerinde, bir olay, bir tesadüf olmasını bekleyip duruyordu. Tıpkı kazaya uğramış bir gemici gibi, hayatının çoraklığı üzerinde umutsuz bakışlarını dolaştırıyor; ta uzaklarda, ufkun sisleri arasında beyaz bir yelken araştırıyordu. Bu tesadüfün ne gibi bir şey olacağını, hangi rüzgârın bu tesadüfü kendisine kadar sürüp getireceğini, kendisini alıp hangi kıyıya götüreceğini, bunun bir kayık mı yoksa kocaman bir yelkenli mi; kaygılar, tasalarla mı yoksa tıklım tıklım mutluluklarla mı dolu olacağını bir türlü kestiremiyordu. Her sabah uyandığı zaman bunun o gün olacağını umuyor, bütün gürültülere kulak kabartıyor, birden sıçrayıp yerinden fırlıyor, bu tesadüfün gelmeyişine şaşıyor, sonra, güneş battığı zaman, daha da kederlenerek "Ah bir yarın olsa," diyordu.
Anlatılınca gençliğe gerçek, açıkça,
Gitmez bu acemilerin hoşuna,
Geçtikten sonra yıllar ama
Geldikçe aynı şeyler kendi başlarına,
Sanılır ki, bunlar kendi düşünceleri;
Ve denilir ki: salağın tekiydi öğretmenim.
Yeryüzü göz kapağını kaldırmış gibi dağla o koyu bulut arasında güneşi kocaman yuvarlak ve kırmızı gördüğüm vakit evrenin bakan gözü gibi düşünüyordum şekillerin ve renklerin ne kadar çok ve oyalayıcı olduğunu.
O günden sonra hergün gördüm. Hep selamlaştık. Ama hiç konuşmadık. Nedense ikimiz de o ilk konuşmadan, tekrar yanyana gelip konuşmaya engel birer gururla ayrılmıştık.