Tabiata bakıldığı zaman buna isterseniz seyr, ulvi bir heyecan diyelim, tefekkür bunun hemen ardından gelir. Seyr ve tefekkür birlikteliği temaşayı doğurur. Yani bireyde yaratılmış tabiatı, hikmet nazarıyla algılamak başlar. Bunu iç dünyamızda gelişen hayret ve onun hemen ardından, onu besleyen hayranlık hisleri takip eder. Burada yine tekrarlamakta fayda var, bu içsel serüven, duygu dünyasındaki güzel alanını, İslâm medeniyet tasavvuruna göre geliştirmiş insanlar için geçerlidir. Birey hayret ve hayranlık basamağında bir an için kendi varlığını düşünür. Yaratılmış tabiatın ihtişamı karşısında kendi aczini itiraf etmekten başka bir realitesi kalmamıştır. Bu itiraf, seyr ile başlayan süreci teslimiyetle nihayete erdiriyor. Bu teslimiyet sonucu varlık ya da ben, O'nun varoluşunda erimiş, kaybolmuştur. Bu ise mutlak huzur, haz ve sükûn demektir. Tabiattan yola çıkarak ki o tabiat bir vesile, bir vasıtadır, yapılan içsel yolculuk sonucunda erişilebilen bir huzur ve sükün mertebesiyle son bulur. Hayatta her şey geçici olduğu için bu huzur ve sükûn da geçicidir. Sonra tekrar hayatın gündelik akışı, gailesi, meşgalesi sürer, gider. Ancak ruh yaşadığı bu huzur, sükün ve hazzı asla unutmaz. Onun için eskiler zaman zaman tabiata çıkmayı, tabiatta yalnız kalmayı, tefekkürü ve temaşayı yaparlar ve etrafındaki kimselere de tavsiye ederlerdi. Kısaca söylersek tabiat, gören göz ve hisseden bir kalp için cemal tecellilerinin yansıdığı bir güzellik bahçesidir