Seyfullah

Seyfullah
@syf__
İnsanı sıkıntıya sokan maddi taleplerdir, manevi talepler insana sıkıntı vermez. Zenginlik, mal, mülk, makam talepleri insana sıkıntı veriyor. Bize öyle öğretildi ki, insanın talepten müstağni kalabilmesi için kendi varlığından daha büyük bir lezzetle karşılaşması lazım. İşte o, manevi lezzettir. Varlık onunla tanışırsa bu talepleri varlığa çok fazla cazip gelmiyor. Gene hayatta büyük küçük talepleriniz oluyor, hiç olmuyor değil, ama o taleplerin altında ezilmiyorsunuz. Talebiniz gerçekleştiğinde çok sevinmiyor, gerçekleşmediğinde de çok üzülmüyorsunuz
Hayata Dair
Reklam
Modernite öyle bir hayat sundu ki sizin içgüdülerinize hitap eder o hayat. İçgüdüye sahip olmak için bir şey yapmanıza gerek yok. O sizde varlığınızla beraber vardır. Ona nefis diyoruz biz. Nefsin de ilk yalın hâli çocukluktan çıktıktan sonra yani akil ve baliğ olduktan sonra nefsi emmâreyle başlar. Modernite sizi hep nefsi emmårede tutmak ister. O merhaleyi geçmenize izin vermez. Hz. Üftade diyor ki "Emmâreye kul olan/ Hayrı şerri seçer mi?" Şimdi nereden nereye gidiyoruz değil mi? Ama bunları bilmezseniz bu meseleyi anlayamıyorsunuz.
Alıntı
Modernitenin bize verdiği imkânları değerlendireceğiz. Seçerek alacağız ve tabii ki maddeye sahip olacağız. Ama kendi nefsimiz için değil. Kullanacağız maddeyi, caydırıcı olmak ve hizmet etmek için. Kime? Önce ümmete, sonra herkese. Bizim ve bütün insanlığın merhamete ve hizmete ihtiyacı var. Hiçbir karşılık beklemeden. Gönülden gelen bir selam ve bir ihtiyacı gidermek. Size eğer ilahi lütuf, ilahi ihsan üzerinde bir tecelli olmazsa o se-lamı veremezsiniz. Hizmeti yapamazsınız.
Sayfa 204
Alıntı
Mensubiyet ve aidiyet üst üste düştüğünde, yani inandığımızı hayata tam anlamıyla geçirdiğimizde kimlik bütünlüğü ortaya çıkar. Esas itibariyle hepimiz biraz yitik kimlikler taşıyoruz. Bir muhite gittiğimizde inandığımıza göre hareket edersek bunun bir bedeli olur. Bu bedeli ödeyemediğimizde aidiyet ve mensubiyet farkı ortaya çıkar ve kimliğimiz hafifçe lekelenir ya da gölgelenir
Alıntı
1672. HADİS [KÂHİN, FALCI, MEDYUM VE BENZERLERİNE İNANMAMAK
Hz. Âişe’den (ra) rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Bir grup insan, Resûlullah’a (sav) kâhinler hakkında (sorular) sordu. Resûlullah (sav): –Onların hiçbir değeri yoktur, buyurdu. Sahâbîler: –Ey Allah’ın Resûlü (sav), onların bize verdiği bazı haberler, dedikleri gibi çıkıyor, dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sav): –Doğru çıkan bu sözü, (işiten) bir cin kapıp gelerek dostunun kulağına fısıldar. Onlar da, o gerçeğe kendilerinden yüz yalan karıştırırlar, buyurdu. (B5762 Buhârî, Tıb 46, B3210 Buhârî, Bed’ü’l-halk, 6; M5816-M5817 Müslim, Selâm, 122, 123) Buhârî’nin bir rivayetinde Âişe (ra), Resûlullah’in (sav) şöyle dediğini işittim, demiştir: “Melekler bulutlara inerler ve gökyüzünde, gelecekte gerçekleşecek bazı şeyleri aralarında konuşurlarken şeytanlar onlardan bir haber kapıp, işittiklerini kâhinlere gizlice ulaştırırlar. Bu haberlerle beraber kendiliklerinden de yüz yalan uydururlar.”
Din
Reklam