Seyfullah

Aslında biz, bir yandan İslami müsamahadan faydalanmak, diğer yandan ise vahşi kapitalizmden yararlanmak istiyoruz. Ama bu ikisi bir arada olmaz. Bunu dile getirdiğimde, "Hocam sen hâlâ 1800'lerde kaldın!" diyorlar. Evet, doğru. O eski Bursa, eski İstanbul, tarım toplumunun oluşturduğu bir yapılanmaydı. Ancak sanayi ile dünya tanıştı ve biz de bu sürece dahil olduk. Tanışmaya da devam ediyoruz. Mesele, İslam medeniyetinin değerlerini sanayi toplumunun şartlarına uygun şekilde yorumlayarak, insani bir şehir inşa edebilmek. Bunun bazı örneklerini Batı'da gördüm; bir şeyler deniyorlar. Başarılı olup olmamaları ayrı bir mesele ama en azından deniyorlar. Biz ise sanayi toplumunun cazibesine kapıldık. Büyük maddi güç, servet ve refahın getirdiği tahakküm gözümüzü kamaştırdı. Peki, bunun bedeli? Bedel şimdi çıkıyor. Henüz tam olarak farkında değiliz. İnsanlar, "Çok yalnız kaldık, kimse yüzüme bakmıyor!" diyor. Sanayi top-lumu böyle bir şey: paran varsa değer görürsün yoksa kimse seni umursamaz. Peki, Müslüman toplumda durum nasıl? Değerler, takvaya göre belirlenir. Bugün takva geçerli mi? Eğer İslam'a inanıyorsanız evet, inanmazsanız hayır. Sanayi toplumunu reddet-mek mümkün değil. Biz sanayi toplumunu kendi değerlerimize göre daha insani ve İslami bir hale getirmek mecburiyetindeyiz. Şehirlerimizi de pekâlâ ona göre kurabiliriz.
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Şehirleri yaparken aslında kendi değerlerimizi de ortaya koyuyoruz. Biz esas itibariyle insan olarak değerlerimizle varız. O değerler, kimliğimizi inşa eder. Türkiye'deki şehirleri incelediğimizde, Batı'ya mı yoksa İslam Medeniyeti'ne mi ait olacağımıza tam olarak karar veremediğimizi görüyoruz. Bu kararsızlık, kaotik bir görüntüye yol açıyor. Oysa insan yerle, toprakla, tabiatla ilişkisini kesmediği zaman, Hayy ismiyle tanışır. Baharda doğanın canlanışı, sonrasında ölümü ve yeniden dirilişi gözlemlemek, insana ölümü ve hayatın faniliğini hatırlatır.
Alıntı
Şehir, insan ve tabiat... En sonda söylemem gerekeni baştan belirteyim: Biz bu üçlüden tabiatı çıkardık. Halbuki varlığımız tabiatla birlikte anlam kazanır ve tabiatla beraber yaşamak mecburiyetindeyiz. Tabiatı dışladığımızda ciddi manada eksik kalırız, tamamlanamayız. Üstelik bu sadece fiziksel değil manevi bir eksikliktir. Fiziki manadaki tamamlanamamayı kolayca telafi etmek mümkün ancak manevi eksikliğin telafisi fevkalade zordur. Peki, biz şehirlerimizde insan ve şehir ilişkisini kurgularken, tabiatı dışladığımızda ne kazandık? Para kazandık! Ancak para, kazanmak için kazanılmaz; o, kullanılmak içindir. Şehir ve insan dediğimiz cendere içinde o parayı nasıl kullanıyoruz veya kullanmaya çalışıyoruz? Tabiatı çıkardığımız zaman o para, karşılığını bize veriyor mu? Vermediğini sizler de bir ruh hekimi bir psikiyatr olarak rahatlıkla görebilirsiniz.
Alıntı
Bir aziz buyurmuştu: "Ümmet-i Muhammed'in ve insanlığın fakiri çok, zen-gini az; sağlıklısı az, hastası çok; âlimi az, câhili çok. O hâlde sana ilim verilmişse cehaleti gidermekle onu bezl et. Para verilmişse, imkan verilmişse, fakirin derdine çare ol. Etrafa bak, gör." Yar-dım ettikçe, aslında kendinize veriyorsunuz. Bunun karşılığında hem maddî hem manevî karşılık alırsınız. Çünkü rızık yazılmıştır bize, nereden geldiği bilinmez
Din
Halk arasında bir darbımesel vardır: "Güzele bakmak sevaptır." diye... İnsanlar bunu sadece diğer cinse yönelik bir nazarla bakmak olarak anlarlar. Oysa İslam medeniyetinin güzeli tektir. Ve o güzel, Cenâb-ı Allah'ın Bedî isminin yansıdığı her yerdedir. Bir ağaç bir çiçek bir kar tanesi, yeni doğmuş bebeğin sesi hatta kalp atışlarımız... Bunların hepsi güzelin yansımalarıdır.
Alıntı