İnsan, aidiyet ihtiyacı içinde olan bir varlıktır. Bu, insanın temel bir özelliğidir. Biz, farkı fark eden mahluklarız veya var-lıklarız. Burada iki kavram öne çıkıyor: “varlık" ve "mahluk." "Varlık" dediğimizde varoluşu kabul etmiş oluyoruz. Ancak "mahluk" dediğimizde, halk edildiğimizi, yaratılmış olduğumuzu kabul ediyoruz. Biri seküler, diğeri ise vahye dayalı bir kavramdır. Bilim yaparken de farkı fark ettiğimiz için mukayese metodunu kullanırız. Peki, hayvanlara baktığımızda neden aidiyet problemi yaşamadıklarını görüyoruz? Çünkü hayvanların davranışları içgüdüleri tarafından belirlenir. Hayatta kalma ve türün devamı olmak üzere iki temel içgüdüye sahiptirler. Bunların dışında bir yetenekleri yoktur. Bu nedenle, hayatlarını dar bir koridorda yürüyerek sürdürürler. Örneğin, balıkların göç yolları bellidir. İçgüdüsel olarak yumurtlar, büyür ve tekrar göç ederler. Balıkçı, balığın içgüdüsünü bildiği için onu avlayabilir. Çünkü bu süreç değişmez. Ancak insan böyle değildir. İnsan, geniş bir davranış spektrumuna sahiptir ve her tür davranışta bulunabilir. İnsanın temel soruları vardır: "Ben kimim?", "Benim dışımdaki evrenin anlamı ne?", "Bu evrenle olan ilişki-lerim nasıl şekillenecek?",