Seyfullah

Hasan-ı Basrî şöyle der: <<Birtakım kavmi mağfiret temennisi o kadar meşgul eder ki, dünyadan - bir haseneleri dahi olmadan iflas etmiş bir şekilde çıkarlar. Onlardan birisi: «Ben Rabbime hüsn-i zanda bulunuyorum» der. Bunu diyen yalan söylemiştir. Eğer Rabbisine hüsn-i zannı olsaydı, ona güzel bir şekilde itaat ederdi.>>>
Sayfa 257
Din
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kurtuluşa götüren yola girmediğin halde kurtuluş ümid edersin. Muhakkak karada gemi yürümez.>> Ben de derim ki; Hz. Peygamber'den (s.a.v.) rivayet edilen bir hadîs bu gerçeği daha iyi açıklar: <<<Akıllı, Rabbisinin emirlerine inkıyâd eden ve ölümden sonrası için amel eden kimsedir. Aciz de, hevâyı nefsine uyup sonra da Allah'dan (c.c.) (cennet ve mağfiret) temenni eden kimsedir.>>>>
Sayfa 257
Din
“Tekebbür ve tevazu’un her birerleri, avama ve havassa ait olmak üzere ikiye ayrılırlar. Avama mahsûs olan tevazu’, binek, mesken ve giyme hususunda aşağısı ile iktifa etmektir. Avama mahsûs olan tekebbür ise bunların aşağısı ile iktifa etmemektir. Havassa mahsus olan tevazu, gerek bayağı - gerekse şerefli, kimden gelirse gelsin, nefsi hakkı kabul etmeğe alıştırmaktır. Havassa mahsûs olan tekebbür ise hakkı kabul etmekten kaçınmaktır. Bu ise büyük bir günah ve büyük bir hatadır. Avama mahsûs olan tevâzu’u elde etmenin çaresi: Evvelini, âhirini ve şu anda çeşitli âfet ve pislikler içinde bulunduğunu düşünmendir. Nitekim bâzı velîler şöyle demişlerdir : «Evvelin bir damla meni, sonun pis bir iaşe; sen ise bunların arasında bir hela durumundasın.» Havassa mahsûs olan tevâzu’u elde etmenin çaresi: Hakkı tecâvüz edip bâtıla dalanların uğrayacağı azabı düşünmektir. Bunlar basiretli kimselere kâfi gelecek sözlerdir. Allah tevfîk ve hidâyet sahibidir.”
Din
“İlim ile servet arasındaki farka, bir göz atacak olursak görürüz ki mal, başkasından ayrılmadıktan sonra diğerine intikal etmez. Fakat ilim böyle değil, ilim âlimin kalbinde kaldığı halde başkasına öğretmesiyle ona da intikal eder. Servet maddedir. Madde ise mahduttur, sonu vardır. Hattâ bütün dünyayı bir adama versek yine mahduttur. İlim ise sonu olmayan ve ihâtaya sığmayan bir varlıktır.”
Din
İrâdesini bir hususa bağlıyamıyan kimse, dâima tereddüt halindedir. Ne tevekkül ederek ibâdetini yapabilir, ne de fütursuzluk göstererek dünya işlerinde muvaffak olabilir. Onun, sâhibinden yem bekliyen damdaki bir eşekten veya kafesteki bir kuştan farkı yoktur. O büyük ve hayırlı işlere girişecek irâde ve himmetten mahrumdur. Böyle bir şey’e teşebbüs etse bile yolda kalır, başarısızlığa uğrar. Dünyayı çok seven ehl-i himmet ve gayret olanların mal, can ve evlât sevgisini kalblerinden çıkarmadıkça muvaffak olamadıkları görülüyor. Meselâ hükümdarlar ve kumandanlar mülk kazanmak ve makamlarında kalabilmek için düşmanlarına harp açarlar,göğüs göğüse çarpışırlar. Sonunda ya canlarından olurlar veya zafere ulaşırlar. Demek ki zafere ulaşmak için can sevgisini bir kenara atmaları lâzımdır'. Ticaret ehli, büyük kazançlar sağlamak için mallarım, canlarım tehlikeye atarak karada - denizde şarkı - garbı dolaşırlar. Bunların iradeleri iki şey’e saplanmıştır. Ya ölüm, ya büyük kazanç. Çoğunlukla sonuç başarılıdır. Çünkü azim sahibidirler. Çarşı - pazar ehlini teşkil eden küçük esnaf umumiyetle mal, can ve evlât sevgisinden kurtulamaz. Bunların ömrü evi ile dükkânı arasında geçer. Ne hükümdarlar gibi yüksek mertebelere, ne de büyük tüccarlar gibi büyük kazançlara erişebilirler. Günlük bir kaç kuruşluk kazanç onlar için çoktur bile. Dünya işlerinde bâzı şeylerden alâkayı kesip irâdeyi bir şey’e teksif etmedikçe nasıl başarı olmuyorsa, âhiret işlerinde de olmaz.
Din