"İnsan nelere alışmaz ki. . . " Zaten hayat dediğimiz bu kapalı dairenin asıl mucizesi, bu alışmak değil miydi? "En sevdiğimiz mahlukları bile kaybetmeğe alışmıyor muyuz? Günlerce, aylarca, senelerce görmemeğe, mutlak, kat'i bir gurbet içinde yaşamağa alışmıyor muyuz? Bana gelince, kaybettiğim şeyi, yani kendimi hiçbir zaman sevmedim . . . "
Unutmak, bu ancak aşkla mümkündü: Ömrün büyük ve serin pınarı, her tecrübeden bizi daha genç, daha diri, dünyaya henüz gelmiş gibi dinç ve rahat çıkaran oydu.
Bekleyiş. Hiçbir zaman başlamaz, hiçbir zaman son bulmaz. Hiçbir zaman varılmaz. Bir yere varılır, Lizbon’a varılır ama bir sonuca varılmaz ya da her durumda şu dizeye varılır: “Her şey hakikat ve yoldur.” Her şey ancak başka bir şey daha başladığında başlar. Adım ve hikâyem doğumumla başlamaz. Bir hikâye ölüm ya da vedayla son bulmaz. Diğerleri kalır, öncekiler, devam edenler, şu andakiler. Tıpkı Jonás ve ben gibi; yolda karşılaşıyoruz, bir şeyin sonunda diğerinin başlangıcında.
Yan koltukta Clarice Lispector’un hologramı beliriyor: “Ben önceden kim olmadığımı öğrenmek için başkaları olmak isterdim. Daha sonra anladım ki ben zaten başkaları olmuştum ve bu kolaydı. En büyük deneyimim başkalarının başkası olmak olurdu: Başkalarının başkası benim.”