Annesinin ölümünün ardından İspanya’ya giden bir adam var hikayede. Bekleniyor. Karakterin ‘bekleyiş’ ini okuyoruz. Bekleyen çok tanıdık aslında; Odisseus’un Penelope’si, Milena’nın Kafka’sı, huzursuzluğun Pessoa’sı.
Bekleme eyleminin sabit bir nokta ve hareketsizlik bildirmesi ne garip değil mi?
Bekleme eylemine, zihnimizden, kalbimizden geçen şeylerin deviniminden yoksunmuş gibi davranmak ne haksızlık.
Bekleme eyleminin her insanda kendine ait bağımsız bir devlet kurduğunu görmek ne acayip.
İşte, İdeal Defter bu bağımsız devletlerden biri. “Yazmak, sayfa büyüklüğünde bir adaya çekilmektir” dediğine göre bir Ada ülkesi. Bu ülkenin kalemi tutan ele karşı yaptırım gücünden yoksun. Kalemi tutan el, aklından geçenleri öylesine, daldan dala atlayarak, bir sonraki cümleyle bağ kurmak zorunda olmadan, canının istediği gibi yazmakta özgür.
Öyle ki, bütünlüklü bir metin okumuyormuş gibi hissediyorsunuz. Günlük yaşamın küçük ayrıntıları dışında bir şey yokmuş gibi geliyor insana. Ama gelin görün ki “Defter altında yirmi bin fersah.” Kapağı kapattığınızda ne kadar çok duyguyu, ne çok düşünceyi derinlikli aktardığını fark edip şaşırıyorsunuz.
“Bugünlerde insanlar büyük şeylere ilgi gösteriyor. Büyük mevzular, büyük satışlar, başarı. Işıklar, röportajlar, flaşlar. Meşhur olmak. Şöhrete dayalı önem. Belki de düzeni baltalayan küçük olandır. Normların mütevazi boyutunda yaşayanlar. Belki de bu devrin kahramanı cücelerdir.” diyor ya kitapta, işte bu kitap bir cücedir. Uzun boylu, heybetli meseleleri, koca koca sözlerle ifade eden dev gibi kitapların karşısında mütevazi boyutuyla ama kahramanca dikilen bir cüce.
Son olarak;
“Bir kitabını seni başka bir kitabı götürmesi ne güzel şey.” Sf. 88 alıntısının altına bu kitabın beni götürdüğü kitapları iftiharla arz