Mesela siz efendim, gerisini dinlemek için üç kuruş vermezdiniz, ama ben bütün bunların hiç yaşanmaması için kat kat fazlasını verirdim, tabii cebimde para olsaydı!
Sayfa 139·Kitabı okudu
"— Siz gittiğiniz zaman bodruma düşmüştüm... — Sara nöbeti miydi bu, yoksa yalandan mı? — Yalandan tabii. Hepsini yalandan yaptım. Merdivenden rahatça indim, ta aşağıya kadar; sonra yere uzandım, yatar yatmaz çığlığı bastım. Oradan kaldırılana kadar tepindim durdum. — Dur. Daha sonra, hastanedeyken, onlar da hep yapmak mıydı? — Hayır efendim. Ertesi gün, hemen sabah, hastaneye gitmeden önce gerçek bir sara nöbetine tutuldum; hem ne nöbetti, yıllardır böylesini geçirmemiştim. İki gün hiç bilmedim kendimi. — Peki, peki. Devam et. — Yatağa yatırdılar, paravanın arkası olduğunu biliyordum, çünkü Marfa İgnatyevna her hastalanışımda beni oraya yatırırdı. Sağ olsun; doğduğumdan beri pek şefkatliydi bana karşı. Gece inledim, ama yavaştan, kulağım kirişteydi: Hep Dmitri Fyodoroviç’i bekliyordum. — Nesini bekliyordun? Sana mı gelecekti? — Bana ne diye gelsin? Eve gelmesini bekliyordum. O gece geleceğinden en ufak şüphem yoktu. Beni görmeden, haber almadan nasıl olsa bildiği yoldan duvardan atlayarak eve girecek, bir şey yapacaktı. — Ya gelmeseydi? — O zaman hiçbir şey olmazdı. Onsuz cesaret edemezdim. — Peki, peki... Daha açık, acele etmeden konuş, hiçbir şeyi atlama! — Fyodor Pavloviç’i öldürmesini bekliyordum... doğrusu bu. Çünkü hazırlamıştım onu... son günlerde... Verilen işaretleri de biliyordu artık. O günlerde kapıldığı korku ve hiddetle, o işaretler yüzünden eve gelecekti, kesindi. Mutfaktak. Bekliyordum zaten. — Dur, diye kesti İvan. Öldürse, parayı da alacaktı, sen böyle düşünüyordun herhalde. O zaman senin eline ne geçecekti? Bunu anlamıyorum. — Parayı dünyada bulamazdı o. Döşeğin altında olduğunu söyledim, ama doğru değildi bu. İlkin bir çekmecedeydi. Sonra ben, dünyada inandığı tek insan olduğum için, Fyodor Pavloviç’e para zarfını ikonların arkasına saklamasını
Sayfa 833·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"— Siz gittiğiniz zaman bodruma düşmüştüm... — Sara nöbeti miydi bu, yoksa yalandan mı? — Yalandan tabii. Hepsini yalandan yaptım. Merdivenden rahatça indim, ta aşağıya kadar; sonra yere uzandım, yatar yatmaz çığlığı bastım. Oradan kaldırılana kadar tepindim durdum. — Dur. Daha sonra, hastanedeyken, onlar da hep yapmak mıydı? — Hayır efendim. Ertesi gün, hemen sabah, hastaneye gitmeden önce gerçek bir sara nöbetine tutuldum; hem ne nöbetti, yıllardır böylesini geçirmemiştim. İki gün hiç bilmedim kendimi. — Peki, peki. Devam et. — Yatağa yatırdılar, paravanın arkası olduğunu biliyordum, çünkü Marfa İgnatyevna her hastalanışımda beni oraya yatırırdı. Sağ olsun; doğduğumdan beri pek şefkatliydi bana karşı. Gece inledim, ama yavaştan, kulağım kirişteydi: Hep Dmitri Fyodoroviç’i bekliyordum. — Nesini bekliyordun? Sana mı gelecekti? — Bana ne diye gelsin? Eve gelmesini bekliyordum. O gece geleceğinden en ufak şüphem yoktu. Beni görmeden, haber almadan nasıl olsa bildiği yoldan duvardan atlayarak eve girecek, bir şey yapacaktı. — Ya gelmeseydi? — O zaman hiçbir şey olmazdı. Onsuz cesaret edemezdim. — Peki, peki... Daha açık, acele etmeden konuş, hiçbir şeyi atlama! — Fyodor Pavloviç’i öldürmesini bekliyordum... doğrusu bu. Çünkü hazırlamıştım onu... son günlerde... Verilen işaretleri de biliyordu artık. O günlerde kapıldığı korku ve hiddetle, o işaretler yüzünden eve gelecekti, kesindi. Mutfaktak. Bekliyordum zaten. — Dur, diye kesti İvan. Öldürse, parayı da alacaktı, sen böyle düşünüyordun herhalde. O zaman senin eline ne geçecekti? Bunu anlamıyorum. — Parayı dünyada bulamazdı o. Döşeğin altında olduğunu söyledim, ama doğru değildi bu. İlkin bir çekmecedeydi. Sonra ben, dünyada inandığı tek insan olduğum için, Fyodor Pavloviç’e para zarfını ikonların arkasına saklamasını
Sayfa 833·Kitabı okudu
Benim şarkılarımda hep aşk ve hüzün vardır efendim. Neşeden çok ıstırabın şarkılarını yazar, besteler ve söylerim. Naturam böyle. Bir kastım yok, içimden bu şekilde geliyor. Öte yandan, penceresinden sokağa ışık taşan her evde, șu veya bu ölçüde mutlaka ıstırap vardır. Sevinç de vardır tabii ama ıstırabı konuşmak neşeyi konuşmaya her zaman baskın gelir.
Selahattin
Alıntı
Doç. Dr. Mustafa Uzun anlatıyor.. Benim Hocayla asıl yakınlığım "Tasavvuf" kitabının yazımı ve yayımı sırasında oldu. Bu kitabın hazırlandığı günlerde ben Hoca'nın Feneryolu'ndaki evine çok gittim geldim. Hem Yüksek İslâm'dan öğrencisi, hem de kitabın yayıncısı sıfatıyla. O sıralarda dikkatimi çeken şeylerden biri şuydu. Her gidişimde bana dolmuş ücreti üzerinden gidiş-dönüş parası verirdi. Tabii biz böyle şeye alışık değiliz. Ben kaç sefer almak istemedimse de, Hoca israrla: Hayır, dedi, sen buraya benim için gelip gidiyorsun. Bu parayı alacaksın! Hocam, geliyorum ama, ben sizden istifâde ediyorum! Ayrıca yemeğinizi yiyorum, çay içiyorum... Eğer hesaba vurulursa ben size borçlu çıkarım!... Filân dedimse de, Mahir Hoca, aynı ısrarla: Hayır, sen buraya benim için geliyorsun, dedi diretti. -Tarikat-ı Furkaniyye derdi Hoca kendi meşrebine- Tarikat- Furkaniyye'de esas, insanın kendi (nefsi) için uygun gördüğünü, kardeşi için de uygun görmesidir. Sonraa... Kitabı bastırdık, satışa sunduk. Kitaptan elde edilen ilk parayı kendisine götürdüğüm zaman Mahir Hoca beni, Kadıköy'de bir tatlıcıya götürdü. Osman Ağa Câmii civarında o zamanki adı Çömçe olan bir yere gittik. Herkes tanıyor Hoca'yı orada -Buyurun efendim buyurun! Hoş geldiniz, ne arzu edersiniz? -Biz künefe yiyeceğiz dedi hoca. İlk defa o gün, orada künefe yedim ben.
Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Aksâ’ya
Yukarıdaki başlığa bakıp da, herhalde dalgınlıkla olarak yazılmış, doğrusu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya olması lazımdı diyenlere, benim doğrusunun bu şekilde olduğunu ve kasten böyle yazdığımı ifade ederek başlayayım. Miraç hadisesi anlatılırken Hz. Peygamberin “Mine’l-Mescid-i Haram ile’l-Mescid-i Aksâ” tabirinde geçtiği şekilde yazdığı ilahî ve manevî gelişmeleri ben de turistik, ama manevî duygular ve heyecan dolu bir şekilde yaşama imkânına sahip oldum. Son bir ay içinde hem Mekke’de Mescid-i Haram’da, hem Kudüs’te Mescid-i Aksâ’da, hem de Hollanda’daki Mescid-i Aksâ’da namaz kılabildim. Tabii herkes Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’yı zaten bilir. “Peki ‘diyar-ı küfür’deki Mescid-i Aksâ nereden çıktı?” diyeceksiniz. Efendim, Hollanda’da Avrupa politik hayatının önemli şehirlerinden Adalet Divanı’nın bulunduğu Lahey’de (Den Haag) çok sayıda Müslüman yaşıyor. Değişik milletlere mensup bu Müslümanlar, kendi yaşadıkları mahallelerde çeşitli ibadethaneler, camiler açmışlar. Lahey’de bulunan Türkler de şehrin Yahudi mahallesinde mevcut olan sinagogun artık cemaati kalmadığından dolayı Belediye’ye devredildiğini öğrenmişler. Bu devir sırasında Yahudiler, mabedin dinî açıdan kullanılmasında mahzurlu olacak işler için verilmemesini şart koşmuşlar. 1979 yılında Lahey'li Türkler bu durumu öğrenip büyük bir gizlilik içinde hazırladıkları planı başarıyla uygulayarak bu sinagogu işgal etmişler. 40 gün süren işgal sonucunda Belediyeyle anlaşıp bir milyon Gulden devir parası ödeyerek satın almışlar. Önce caminin adını Fatih Camii koymuşlar, sonra bulunduğu yerin Yahudilerin yoğun olduğu bir merkez olması ve eski sinagog hüviyeti dolayısıyla, 1983 yılında isminin Mescid-i Aksâ olarak değiştirilmesine karar vermişler. Sonuçta Hollanda’da Lahey’de, tıpkı Kudüs’teki Mescid-i Aksâ
Sayfa 261·Kitabı okudu