Talibi olduğun yolu kolay mı sanarsın a cânım.. Bu yol çetintir,,,dikenlerine rağmen yürüyeceksin... Kanasa da bedenin, can çekişse de ruhun ,aşkının nişanesi olacak yaradan şikayetçi olmayasın a gönül,,,müsterih ol yolun başı Hakkla başladı, yolun sonu Hakk'a varır..
BİLİMADAMLARI NEDEN MÜSLÜMAN OLMUYOR?!.
"Sen âyineye baksan, eğer âyineyi şişe için bakarsan, şişeyi kasten görürsün. İçinde Re'fet'e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübarek simanıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet'i kasten görürsün." Barla Lahikası'ndan. Simon Garfield Türkçeye Tam Benim Tipim başlığıyla çevrilen eserinin bir yerinde diyor ki: "En iyi font okunurken farkedilmeyen fonttur." Bununla kastettiği aslında şu: İyi bir yazı karakteri okuyucusunu kendisiyle meşgul etmez. Şeffaf bir nesne gibi ardındaki mânâya yönlendirir. Eğer, bir metni okurken fontunun da detaylarını farkediyorsanız, "mânâya perde olmaya başlamış" demektir. "Dikkat dağıtıyor" demektir. "Araçken aslın yerine oynuyor" demektir. Benzer bir şeyi teknoloji tasarımcıları da söylerler. Onlara göre de en iyi tasarım "kullanıcıların acabalarını en aza indiren tasarım"dır. Yâni, yeni bir tüketici, aldığı ürün hakkında ne sıklıkta "ne/nasıl oluyor?" sorunları yaşıyorsa-soruyorsa, tasarımın başarısı o ölçüde azalır. Oyunlarsa böyle değildir. Gölge oyunlarını düşünelim meselâ. Oynatıcı kendisini unutturduğu ölçüde başarılı olur onlarda. Bu nedenle aslâ perdesiz oynamaz. Kendisini göze vermez. Işık yalnız Karagöz ile Hacivat'ın görülmesini sağlayacak, ama elinden geldiğince oynatıcıyı göstermeyecek, şekilde ayarlanmıştır. Kuklacılık da böyledir. Hattâ tiyatral bütün faaliyetler bir ölçüde "perde arkasına körelme çabaları"dır. Bile-isteye aldanmalardır. **Eğer bir seyirciyseniz, dekor değişimi zamanı geldiğinde sahne ışıklarının sönmesine, perdelerin kapanmasına sevinirsiniz. Çünkü yaşanılanın kurgu olduğunu unutturur bu size. Aldanmak isteyen yanlarınızı aldatır. Evet. Sahi. İnsanın aldanmak isteyen yanları da vardır. Herşeyin bir oyun olduğunu bildiği halde, üstünün örtülmesini, elden geldiğince "mış gibi" yapılmasını
Müslümanlığımız Üzerine
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Su Kasidesi
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su
Şiir
"TENKİT" ÜZERİNE BİR TENKİT… En azından şu an için ya da mantığımın ve vicdanımın hâlihazırdaki "kabulleri" çerçevesinde, aklımla "iç sesim" arasında fikir ihtilafına sebep olan; her iki hassamı da zaman zaman çelişkiye düşüren; onlardan bazen birini, bazen de yekdiğerini bana daha haklı bulduran, uğraşmaktan ve düşünmekten zevk alır hâle geldiğim bir mevzu var, zihnimin son zamanlardaki gündeminde: "Tenkit, redifinde yahut akabinde 'alternatif'i de taşımalı ya da getirmeli midir?"… Böyle bir suale, cevabî nitelikte mukabele anlamında verilebilecek hükümler; siyah-beyaz netliğinde veya katiyetinde olmaktan ziyade, gri ve ara ton esnekliğinde yer alıyor... Her ne kadar izafi bir özellik taşıyor olsa da, "evet" ve "hayır" cevapları; bu meseleye müteallik, bir an evvel ulaşmayı içten içe istediğim, birbirine taban tabana zıt iki tezi temsil ediyor.. Hangisine ulaşmak istediğimi, hangisini diğerine tercih etmem gerektiğini muhtemelen yine bu süreç belirleyecek; yani bu iki mefhumun mücadelesine dair neticeyi tayin edecek... Hayatımın sergüzeştinde dimâğıma ve vicdanıma tevafuk eden ya da rast gelen hadiseler zincirinin zihnî halkaları, o hâdisata bakış açılarım ve yaklaşım tarzlarımla henüz tezat oluşturmadığı zaman dilimlerinde; "tenkit, beraberinde alternatifi (veya 'teklif'i) de getirmelidir" fikri, oldukça muhkem bir yer tutuyordu zihnimde... Aklım, yüreğim ve bütün ruhum ile beni hayata bağlayan "zihnî şemalarım"ın mücerret iktidarı, bu şemalara ters düşen veyahut onları alenen "bir kez daha düşünmeye" davet eden "muhalif/yeni iktidar talibi" fikirler tarafından alaşağı edildiği günden beridir; «tenkit etme hakkım mahfuzdur ve bu hak, alternatif üretme konusunda hiçbir mesuliyet ve mecburiyet yükleyemez bana» düşüncesi, -biraz eğreti dursa da- aklımın bir köşesinde
Dünya pazarında...
Dünya pazarında kelâm ehli miyiz, yazar kasacı mı, pazarlamacı mıyız, alıcı mı? "Dünya pazarında tezgâh açılır, kim neyi satıyorsa onu pazarlar, her şey o pazarda alıcı bekler, her bir şeyin de başka başka alıcısı var; kimi mücevher satar kimi incik boncuk; kıraathânede de ne kıraatlar olur, kimi lâf-ı güzaf eder, kimi hikmetten söyler, kimi mal mülk derdinde, kimi âdemiyette...bir pazar kurulmuş herkes pazarcı, ya kelâm ve kalem ehli yahut yazar kasacı" Hayat, devasa bir pazar yeri... Şehrin en kalabalık meydanında sabahın ilk ışıklarıyla tezgâhlar açılır. Kim neyi satıyorsa onu pazarlar; her şey o pazarda alıcısını bekler. Her nesnenin, her düşüncenin ve her niyetin kendine has bir talibi vardır. Kimi pırıltılı mücevherler serer önüne, kimi rengârenk ama içi boş incik boncuklarla oyalar gözleri. Aslında bu pazar, sadece alışverişin değil, "insan kalitesinin" de tartıldığı bir yerdir. Pazarın hemen yanındaki o büyük "Hayatın Kıraathânesi"nde ise bambaşka bir trafik akar. "Okuma yeri" olması gereken bu mekânda, her kafadan bir ses çıkar. Kimi "lâf-ı güzaf" eder; sözü tüketir, vaktini "kıyl ü kal" ile öldürür. Kimi sadece mal mülk derdini masaya yatırır, rakamların soğukluğuyla ısınmaya çalışır. Bir köşede sessizce oturan birileri vardır ki; onlar "hikmetten" söyler. Onların derdi ne mülktür ne de gösteriş; onlar sadece "âdemiyet" (insan olma) derdindedir. Kalem mi, kelâm mı, kasa mı? Bu büyük karmaşanın içinde aslında hepimiz birer pazarcıyız. Kimimiz ruhunu, kelâmını ve kalemini kuşanmış birer "kelâm ehli" olarak oradayız; kimimiz ise her şeyi kâr-zarar terazisine vuran birer "yazar kasacı"... Unutmayalım ki; bu pazarın en kıymetli metaı, rakamlarla ölçülemeyen "insan" dır, dünyaya insan olarak gelenin, insan kalabilmesi ve insan olarak göçebilmesidir
Ben lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi Nitekim meste mey içmek hoş gelür, huşyâra su. (Ben senin dudaklarının tutkunuyum, zahidlerse kevser istiyor Nitekim sarhoşa şarap içmek hoş gelir, ayık insana su.)