Puslu bir hava...
Bozkırda bir kasaba...
Köy meydanında bir kahve, gölgesi olan tek şey çınar ağacı ile...
Meydandan uzanan sokağa bakarken göze çarpan berber dükkanı ile...
...
Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan, hatta insan içinde insan...
Yağmurlu, akşama hazırlıklı bir ikindi vakti gözlerimi kapatmışım. Bilincim yarı uyanık, gözlerimin kapalı oluşu bedenime uyku hali vermiş. Gerçekte uyku yok... Gerçekte zaman yok... Gerçekte mekan, içinde olduğum mekan değil... açık bilinç ile olaylarla müdahale ediyor, zamansız geçişler yapıyor, ve hiç olmadık yerde hiç olmadık insanlarla konuşuyorum. Bilincin bir sürükleyişini yaşıyorum.
Bugün o havalardan birini okuyarak yaşıyorum. Bir köyde muhtarın statüsünü yaşıyor, köylünün derdi oluyor, elimi kaldırıp işaret parmağımla suçluyu işaret ediyor, sonra dört parmağımın beni, birinin karşıyı işaret ettiğini görüyorum, dört parmak mı somut gerçeği söylüyor benim bilincimle hareket eden tek parmak mı anlam veremiyorum. Kimseden emin olamıyorum. Konuştuğum insanlar var mı bilmiyorum. Bana haber veren ulaklar gerçek mi bilmiyorum. Bir anda kendimi muhtarlıkta buluyorum, sonra kahvede yaşlıları dinliyorum, birden karşımda Nuri’nin karısı, Güvercin kaybolmuş nerde? Cennet’in oğlu kime mektup yazdı? Cennet oğlunu yılandan mı korusun Reşit’ten mi? Berber her şeyi bilir, hükümetten önce ona mı gitsem? Bekçi artık Hacer’i görmez?
Ramazan imamla konuştuğu gün merakıyla nasılsa göçtü? Bu koku ne ya... Korkular, endişeler, sorular, bilinmezlikler, sesler, sessizlikler, sırlar.... Kim ne zaman kayboldu. Kaaaarrr neden yağar karrrrr??
Kaaaaarrr neden yağar karrrr?
Yağdı.
Soran gördü mü karı?
Buldu mu cevabı?
Biz bulalım. Karrrrrr neden yağar karrrr?
Efsaneleri kar mı örttü? Sessinizi kar mı gömdü?
Kar her sesi susturdu. Şehir sus