Kabe'den maksadın varmaktır yara, Kör gibi tapınma, kara duvara, Hızır'ı ararsan kendinde ara, Bulamadım gibi rezalet etme. Neyzen Tevfik
Alıntı
Zenginliğe duyduğu bu sapkın tapınma, banknotların hipnotize ettiği bir Auvergne köylüsünün genetiğini ele veriyor gibidir! —Léon Bloy, Critique équitable
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Aşk ile, aşk olsun...
Dert, kalbi uyandırır; derman ise o derdin içinde saklı olan ve Allah'a yakınlaştıran ilâhî bir merhemdir. Bu yüzden Yunus'lar Mevlânâ'lar, Mecnun'lar, âşıklar, ermişler kendilerini Allah’a yakınlaştıran derdi, dünya nimetlerinden yeğ turmuşlardır. "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş..." ile başlayan şiir ve ilâhi formundaki bestesi bunu çok da güzel ifade eder... Bu girizgâhtan kıyıya vardık, şimdi yol alma vaktidir irfan denizinde...işte güzel bir kapı açtık... Gönül gözü açık olanların, satır aralarında değil, sadırlarında (göğüslerinde) taşıdıkları o muazzam hakikat tam da budur. "Yol alalım irfan denizinde" o denizin dalgalarına bırakalım kendimizi... Niyâzî-i Mısrî’nin eşsiz nutk-u şerifi, irfan hırkasının altındaki en büyük sırrı fısıldar bize. İnsan, canı acımadan "Can"ı, dertle sarsılmadan "Derman"ı aramaz. Dünya bizi uyuşturur, konfor bizi hantallaştırır; ancak bir dert gelir, o sahte uykudan uyandırır. Dert dediğimiz şey, aslında ruhun bir gurbet sızısıdır. İrfan mektebinde dert, bir ceza değil, bir "seçilmişlik" nişanesidir. Şöyle ki: Mecnun, Leyla’nın derdiyle yanmasaydı, Mevla’nın tecellisine erip "Leyla benim, ben Leyla’yım" diyebilir miydi? Mevlânâ, Şems’in ayrılık ateşiyle kavrulmasaydı, o hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya giden yolu bulup insanlığa bir güneş olabilir miydi? Yunus, kapısında kul olduğu dergahın çilesini çekmeseydi, "Bana seni gerek seni" diyerek mülkü de melekûtu da bir kenara itebilir miydi? "Derler ki dert ile derman aynı hakikatin iki yüzüdür", sikkenin iki yüzü gibi... Bu söz, irfani tefekkürün tam merkezidir. Aynen geometrideki bir madalyon gibi... Bir yüzünde "Aşk ve Çile" yazar, çevirirsiniz diğer yüzünde "Vuslat ve Şifa" yazar. Hakikat denizinde yüzdüğümüzde anlarız ki, derman derdin "ardında" bekleyen
Çek Cumhuriyeti'nde MÖ 3.-2. yüzyıllara tarihlenen Kelt Başı Mšecké Žehrovice yakınlarında bir taş ocağında, antik bir Kelt tapınma alanının (viereckschanze) hemen dışındaki bir çukurda tesadüfen bulundu. Heykel bulunduğunda dört parçaya bölünmüştü. Araştırmacılar, bu kırılmanın antik dönemde ritüelistik bir amaçla —belki de figürün gücünü "serbest bırakmak" ya da bir işgali simgelemek adına— kasıtlı olarak yapılmış olabileceğini düşünüyor. Mšecké Žehrovice Başı, Keltlerin sadece "savaşçı" bir toplum olmadığını; karmaşık bir inanç sistemine, derin bir estetik anlayışa ve taşa karakter üfleyebilen olağanüstü bir zanaatkarlığa sahip olduklarını tüm dünyaya kanıtlayan zamansız bir portre. Mšecké Žehrovice Kelt Başı, gerçekten de Demir Çağı Kelt sanatının (özellikle La Tène üslubunun) günümüze ulaşmış en başyapıtlarından biri. Taşın üzerine kazınmış o sert ve hipnotize edici ifade, iki bin yılı aşkın bir sürenin ardından bile bakanı anında yakalamayı başarıyor. Bu eseri arkeoloji dünyasında bu kadar eşsiz ve üzerine konuşulmaya değer kılan birkaç temel detay var Güç ve Statünün Simgesi: Torc Figürün boynundaki açık halka kolye, yani torc (tork), Kelt dünyasında sıradan bir takı değil; tanrılara, kahramanlara ve yüksek statülü kabile liderlerine ait egemenlik ve kutsallık sembolüdür. Eserdeki torcun işleniş biçimi, bu büstün sıradan bir insanı değil, toplumda derin bir saygı gören bir figürü —belki de bir Druid'i ya da efsanevi bir atayı— tasvir ettiğini kesinleştiriyor. Kelt sanatının karakteristik özelliği, doğallıktan ziyade soyutlama ve stilizasyona önem vermesidir. Başın üzerindeki detaylar bunun mükemmel bir örneği: Baykuşu andıran, dışa doğru çıkıntılı ve badem formundaki gözler, figüre bilge ve neredeyse düny dışı bir bakış katıyor. Kaşlar ise birleşerek
Kurban geleği elbette kökleri çok derindir tanrılara adak olarak başlamıştır tapınma ve korku içerir ateş ve cehennem ! doğal olaylar kontrol kaygıları deprem su baskınları yanar dağ kıtlık vs ...ler yine konfor alanı kontrol kaygısını bastırmak içindir !
Siyasal İslam veya köklü inanç gelenekleri, devletin resmi kurumlarında değil; mahallede, ailede, esnaf ilişkilerinde, tarikat ve cemaat ağlarında yani tamamen yatay düzlemde yaşar. Dikey bir devrimle devlet aygıtını ele geçirebilir, kanunları değiştirebilir ve paranın yönünü kendi elitlerinize çevirebilirsiniz. Ancak bu hamle, tabandaki inanç demografisinin ekonomik, sosyal ve kültürel üreme mekanizmalarına dokunmaz. Aksine, yukarıdan gelen baskı ve kaynak kesintisi karşısında taban kendi içine kapanır. Güçlü bir mağduriyet anlatısı inşa ederek yeraltında daha da kenetlenir ve hayatta kalma refleksini büyütür. Yukarıdaki baskı mekanizması gevşediği ya da ilk siyasi boşluk doğduğu an, o kök sistem yüzeye çok daha organize ve agresif bir şekilde geri döner. İnancı, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet eliyle kurulan bürokratik bir aygıtla kontrol altına almaya çalışmak, dini sadece idari bir yapı olarak görme yanılgısından kaynaklanır. Devlet dini yukardan regüle ettiğini, ehlileştirdiğini sanırken, aslında farkında olmadan ona resmi bir zırh, devasa bir bütçe ve yasal meşruiyet alanı sağlamış olur. Asıl çözülmesi gereken yer kurumsal tavan değil, bireyin dünyayı anlamlandırma biçimi yani inanç demografisinin ta kendisidir. Eğer tabanın zihniyet dünyasını, sosyo-ekonomik ilişkilerini, gündelik yaşam pratiklerini ve hayata bakışını dönüştürecek yatay kanallar açamazsanız, sadece yukarıda tabela değiştirmiş olursunuz. Taban kendi bildiği inanç haritasına göre yürümeye devam eder. Mao'nun Çin'de yaptığı ve devrimini kalıcı kılan şey tam olarak buydu. Çin, binlerce yıllık köklü bir Konfüçyüsçülük, Budizm, Taoizm ve en önemlisi "ata kültü" (atalara tapınma ve aile kutsallığı) mirası üzerine kuruluydu. Bu inanç sistemi, Çin imparatorluk bürokrasisinin ve toplumsal itaat
1000Kitap