Gerçektende bu iş, kimse karışmadan ve görünüşe göre Türklerden habersiz olup bitmişti. Refet Paşa, padişahın kaçışının yakın olduğunu sezinlemişti. Babıâli'deki yatağında, ajanı deniz yaverinin raporunu beklerken; gözüne uyku girmemişti. Güneş doğduktan biraz sonra yaver, telaş içinde, saçı başı karışık, ayaklarında terlikler, odadan içeri daldı. "Sultan kaçtı," diye haber verdi. Köşkün pence- resinden, onun İngiliz askerleri eşliğinde bir cankurtarana bindiğini görmüştü. Daha önce bunu belli eden hiçbir belirti olmamıştı. Vahdettin, Merasim Köşkü'nde gecelemekle uyguladığı hilenin başarıya ulaşmasını sağlamıştı.
Yaver, suçluluk ve korku nöbeti içinde saraydan dışarı fırlamış, ayağında terliklerle bir buçuk kilometre koşmuş; sonra bir araba bularak, geri kalan dört kilometrelik yolu, yağmur ve çamurun izin verdiği kadar hızla alarak Babıâli'ye gelmişti. Şimdi kendisi ne olacaktı? Verilen görevi yapamamıştı. Sinir bunalımı içerisinde Refet Paşa'nın insafına sığınıyordu.
Refet Paşa, omzunu okşayarak onu yatıştırdı: “Haydi git uyu, ben de uyuyacağım." Yatmadan önce Gazi'ye bir telgraf çekerek, Vahdettin'in gittiğini bildirdi. Birkaç saat sonra uyandığı vakit, gelen cevabı verdiler. Sultanın kaçı- şından kimin sorumlu olduğu soruluyordu. Elinden gelse, "Ben!" diyecekti. Bunun yerine, "Hiç kimse," diye cevap verdi. Bu, iyi bir çözüm olmuştu. Milliyetçiler, padişahı tutuklayıp sürgüne göndermek gibi çirkin bir durumdan kurtulmuşlardı. Kendi isteği ve kâfirlerin yardımıyla kaçmış, haksızlığa uğramış biri gibi görünecek yerde, bütün İslam âleminin hakaretine uğramak durumuna düşmüştü. Refet Paşa bundan sonra, aldığı talimat üzerine, sultanın amcazadesi Veliaht Abdülmecit Efendi'yi ziyaret ederek, Büyük Millet Meclisi'nin koşullarına uygun halifeliği kabul etmesini diledi.