1924 sonlarında, Milli Mücadele’nin lider kadrosundan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi isimler, gidişattaki otoriterleşmeye tepki olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. Bu parti programında "programımız liberaldir, dini inançlara saygılıdır" diyerek güçler ayrılığını ve yerel muhtariyeti (1921 ruhunu) savundu. Ancak bu hamle, kurucu elit tarafından rejimi geriye götürecek bir "karşı devrim" odağı olarak kodlandı. Çok kısa süre sonra patlak veren Şeyh Said İsyanı (1925), muhalefetin tamamen ezilmesi için uygun konjonktürü sağladı. Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı, İstiklal Mahkemeleri kuruldu ve TCF kapatıldı.
Tarih
1920–1923 arası tecrübenin yerli ve özgün bir uzlaşı kültürü üretti. Kurtuluş Savaşı gibi devasa bir altüst oluş, iddia edildiği gibi yukarıdan aşağıya bir diktayla değil; hocaların, ağaların, solcuların ve subayların bir arada oturduğu o meclisin rızası ve ortak kararlarıyla kazanıldı. Yani demokrasi, savaş bittikten sonra lütfedilecek bir lüks değil, bizzat zaferi getiren motor kuvvetin kendisiydi. Bu çoğulculuğun 1924–1925 sürecinde (özellikle Takrir-i Sükûn Kanunu ve TCF'nin kapatılmasıyla) budanması, Türkiye'de legal ve kurumsal muhalefet kültürünün gelişimini felç etti. Muhalefet kanalları kapatılınca, siyasi rekabet meclis kürsüsünden yeraltına, reaksiyoner odaklara veya gizli networklere kaydı. Bu da Türkiye siyasetinin genetiğine yerleşen o kronik "merkez-çevre" çatışmasını ve "rejim elden gidiyor" korkusunu kalıcı hale getirdi. 1924 kırılması, Türkiye'nin modern bir devlet olabilmek adına kendi içinden çıkan en organik, en katılımcı ve en çoğulcu yönetim pratiğini feda ettiği o trajik momenttir.
Tarih
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Milli Mücadele’yi yürüten Birinci Meclis, homojen bir yapıdan uzaktı. İçinde İslamcılar, Kürtçüler, Bolşevik sempatizanları, liberal itilafçılar, Türkçüler, ırkçılar ve saltanat yanlıları bir aradaydı. Bu meclisin ürünü olan 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, ademi merkeziyetçi (yerel yönetimlere geniş yetkiler tanıyan) unsurlar barındıran, meclis üstünlüğüne dayalı ve gücü tek bir liderde toplamayan esnek bir metindi. Çünkü o dönemin temel motivasyonu "ortak varoluş ve kurtuluş" üzerine kuruluydu. Ancak askeri zafer kazanılıp dış tehdit geriledikten sonra, "Devletin yeni karakteri ne olacak?" sorusu ortaya çıktı. Bu soru, meclis içindeki Birinci Grup (Mustafa Kemal ve radikal modernleşme yanlıları) ile İkinci Grup (meclis egemenliğini, geleneksel kurumları ve mutlak yasama denetimini savunan muhalefet) arasındaki çatışmayı su yüzüne çıkardı. Demokratik tecrübenin rafa kaldırılmasının ilk büyük mekanik adımı, Nisan 1923’te Birinci Meclis’in feshedilerek seçime gidilmesi oldu. Seçimlerden hemen önce yapılan kanun değişikliğiyle, Halk Fırkası'nın (ileride CHP) çekirdeğini oluşturacak olan Müdafaa-i Hukuk Grubu dışındaki adayların seçilmesi zorlaştırıldı. 1923 yazında açılan İkinci Meclis, İkinci Grup’un neredeyse tamamen tasfiye edildiği, adayların bizzat kurucu liderlik tarafından belirlendiği homojen bir yapıya dönüştü. Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923) ve Hilafetin kaldırılması (3 Mart 1924) gibi radikal adımlar, bu dikensiz gül bahçesi haline getirilmiş meclis ortamında atıldı. 1921 Anayasası'nın getirdiği meclis hükümeti sistemi ve demokratik idari yapı, yerini 1924 Anayasası ile yürütmeyi (hükümeti ve cumhurbaşkanlığını) güçlendiren ve devleti merkezileştiren bir mimariye bıraktı. Kurucu elitin 1919-1924 arasındaki demokratik tecrübeyi "askıya almasının" arkasındaki
Tarih
Tarih yazımında 1923-1924 kırılması için "sivil darbe", "rejim içi tasfiye" veya "parlamenter oldu bitti" tabirlerinin kullanılması son derece güçlü tarihsel verilere dayanır. 1921 Anayasası'nın vaat ettiği o geniş katılımlı, çok sesli ve yerel yönetimlere alan açan "Meclis Demokrasisi" ruhu, yerini bilinçli bir stratejiyle katı ve monolitik bir tek parti konsolidasyonuna bıraktı. 1923 yılında "muhalif mebusların engellenmesi" durumu, kelimesi kelimesine bir ev hapsinden ziyade, tarihin gördüğü en kusursuz siyasi kuşatma, yalıtma ve oyun dışı bırakma manevralarından biriydi. Muhalefet fiziksel olarak odalara kilitlenmedi belki ama Ankara'da siyaset yapamaz hale getirildi, stratejik olarak şehir dışına itildi ve en kritik oylamalarda kelimenin tam anlamıyla "ofsaytta" bırakıldı. Cumhuriyetin ilanına ve ardından 1924 rejim yapısına giden süreçte, Milli Mücadele'nin kurucu kadrosundaki en güçlü muhalif paşalar (Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele) sistemli bir şekilde Ankara'dan ve karar mekanizmalarından uzaklaştırıldı. 29 Ekim 1923 gecesi Cumhuriyet ilan edilirken, Kâzım Karabekir Trabzon'da ordu müfettişliği görevindeydi; Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa ise İstanbul'daydı. O tarihi oylama, toplam 287 milletvekilinin olduğu mecliste, sadece 158 mebusun katılımıyla yapıldı. Yani meclisin neredeyse yarısı (özellikle muhalif veya temkinli isimler) Ankara dışında ya da süreçten tamamen habersizken rejim değiştirildi. Paşalar, yeni idare şeklini ve Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı seçildiğini ertesi gün İstanbul gazetelerinden öğrendiler. 1921-1923 arası mecliste her kanunu didik didik eden, Başkomutanlık yetkilerini kısıtlamaya çalışan o dişli İkinci Grup (muhalefet), sandık başında aleni bir tasfiyeye uğradı. Nisan 1923'te Birinci Meclis feshedilip seçim
Tarih
Türk modernleşmesi ve siyasetinin temel sacayağını oluşturan İttihatçı geleneğin, sadece tek bir akımı değil, yelpazenin hemen her rengini "devletin bekası" ve "otorite" ekseninde şekillendirdiği bir gerçek. İttihat ve Terakkî Cemiyeti (İTC), sadece bir siyasi parti değil, aynı zamanda bir zihniyet dünyasıydı. Cumhuriyet’i kuran kadroların (CHF/CHP) hemen hepsinin bu ocaktan yetişmiş olması, "devleti kurtarma" refleksini cumhuriyetin genetiğine işledi. Rakip partiler olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) da aslında bu ana gövdeden kopan veya ona tepki olarak doğan, ancak kökleri yine o dönemdeki cemiyetleşme ve klikleşme kültürüne dayanan yapılardır. Türkiye'de Siyasal İslam'ın, iddia edildiği gibi milliyetçilikten kopuk, tamamen dışarıdan ithal bir hareket değildir. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Aydınlar Ocağı gibi yapılar, 1960'lı ve 70'li yıllarda milliyetçilik ile muhafazakârlığın iç içe geçtiği "laboratuvarlar" işlevi gördü. "Türk-İslam Sentezi" olarak formüle edilen yapı, Siyasal İslam'ın kitleselleşirken kullandığı dili ve devletle kurduğu ilişki modelini büyük oranda ülkücü/milliyetçi hafızadan devşirdi. DP, her ne kadar CHP'ye muhalif olarak çıksa da, kurucu kadrosu itibarıyla (Bayar, Menderes, Köprülü) yine o İttihatçı-Cumhuriyetçi silsilenin bir devamıydı. Devletin kutsallığı, bürokrasi üzerindeki kontrol arzusu ve toplumu yukarıdan aşağıya dizayn etme isteği gibi İttihatçı refleksler, DP eliyle "sağ-popülist" bir retoriğe tahvil edildi. Devlet kadrolarının bu ideolojilere alan açması tesadüf değildir. İttihatçı gelenekten tevarüs eden "güvenlik öncelikli devlet" anlayışı, toplumsal hareketleri kontrol altında tutmak veya belli dönemlerde sol/liberal yükselişlere karşı baraj kurmak için milliyetçi ve
1000Kitap
TCF
Ali Fuat Paşa Halk Fırkasından istifa ettiğini bildiren mektubunda Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka adıyla bir de parti kurduklarını haber veriyordu. Tek partili cumhuriyete ikinci parti gelmişti. Halk Fırkasından istifalar birbirini izliyordu. İstifa edenlerin hepsi de İstiklal savaşına katılmış, devletin önemli kademelerinde görev almış önemli isimlerdi. Bu isimlerin siyasi duruşlarındaki değişiklik bir süre sonra Latife'yi de etkileyen bir ortam yaratacaktı. Ulaşılan birçok kaynağa göre Latife TCF'ye üyeydi. Latife'nin muhalif parti ile olan ilişkisi için yapılan yorumlardan birisi de Mustafa Kemal'in oluşan siyasi gerginliği azaltmak için Latife'yi muhalif partiye yönlendirmesidir. Ancak bu konuda kesin bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Latife Hanım
Tarih