Daha iyi bir toplum mu? Sizce mümkün mü?
8/10
·176 syf.··
Beğendi
·
2026 84. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 10:26
Gilman'ın Dağı Yerinden Oynatmak eseri, ilk bakışta gelecekte kurulmuş ideal bir toplum tasviri gibi görünüyor. Ama bence temelinde “insan değişebilir mi?” sorusunu tartışan bir ütopyadır. Kitap, 1910’ların dünyasından gelen John Robertson’ın otuz yıl sonrasına uyanması üzerinden ilerler. Eski dünyanın erkek egemen, sınıf farklarının belirgin ve geleneklerin güçlü olduğu yapısı ile yeni dünyanın daha eşitlikçi, bilimsel ve düzenli toplumu karşılaştırılır. Kitabın en güçlü taraflarından biri, geleceği teknolojik gelişmelerden çok zihniyet değişimi üzerinden kurmasıdır. Gilman’ın ütopyasında asıl devrim makinelerle değil, insanların düşünme biçimiyle gerçekleşir. Kitabın önsözünde de bu ütopyanın “zihniyet değişiminden başka bir değişim içermediği” ve insanların mevcut imkanlara farklı bakmayı öğrenmesi üzerine kurulduğu belirtilir. Yazar özellikle kadınların toplumdaki konumuna odaklanır. John’un geleceğe geldiğinde en büyük şaşkınlığı teknolojiden çok kadınların toplumdaki yeridir. Kız kardeşi Nellie artık eğitim almış, güçlü, bağımsız ve toplumda karar verici bir konumdadır. John’un eski dünyasındaki “kadın korunması gereken kişi” anlayışı tamamen tersine dönmüştür. Gilman burada aslında kadınların değişmediğini, fırsat verildiğinde potansiyellerini ortaya koyduklarını savunur. Ancak kitapta beni en çok düşündüren noktalardan biri, ütopyanın bazı konularda fazla kusursuz tasarlanmış olmasıydı. Gilman’ın geleceğinde suç, yoksulluk, ayrımcılık ve birçok toplumsal problem neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. İnsanlar daha ahlaklı, daha bilinçli ve daha uyumludur. Nellie’nin anlattığı bu dünya oldukça etkileyicidir; fakat aynı zamanda şu soruyu doğurur: İnsan gerçekten bu kadar tamamen değişebilir mi? Din konusu ise bence kitabın en tartışmalı taraflarından biridir.
Dağı Yerinden OynatmakCharlotte Perkins Gilman · Cem Yayınevi · 2021141 okunma
Bir iz incelemesi olduğu için spoiler içerir.
Puan vermedi·176 syf.·
2026 17. kitabı
Meleklerin İsyanı metaforik anlamda çok güçlü ve zamansız bir kitap çünkü insanın kalıplaşmış, hiçbir zaman değişmeyen o düşünce yapısını çok iyi yakalıyor. Kitabın zengin bir kütüphanede başlıyor olması bu yüzden en önemli detaylardan biri. İnsan, bilimin ve ilmin efendisi olduğunu, her şeyi çözdüğünü sandığı an zihninde kendini tanrılaştırmaya başlıyor. Kitapta Hristiyanlıktan, Yahudilikten, yani Tevrat (Talmud) ve İncil'den söz edilmesi de tam olarak bu düşüncenin köklerine inmek için. Bütün dinler birbirinin devamı olduğu için birbirine benziyor ve kitap bize aslında tüm bu yaratılışın tiyatrosunu yaşatıyor. Anatole France bu bütünlüğü kurarken sadece kutsal kitaplardan değil, Tevrat'ın dışlanan parçası olan kadim Hanok’un Kitabı’ndan ve antik Gnostik metinlerden de derinlemesine besleniyor. Zaten kitapta Tanrı’dan bahsedilirken geleneksel dini figürler yerine ısrarla Gnostisizmdeki "Ialdabaoth" isminin kullanılması bu yüzdendir. Melekler kütüphanede okudukça, karşılarındaki gücün evrenin gerçek, sevgi dolu yaratıcısı değil; her şeyi bildiğini sanan, kibirli ve insanları cehalette bırakmak isteyen kör bir gök tiranı (Demirurgos) olduğunu keşfederler. Kitaptaki meleklerin o tozlu raflar arasında bulduğu büyük sır tam olarak budur. Onlarınki sadece alelade bir başkaldırı değil, bilginin önünü tıkayan ve cehaleti kutsayan bu yalancı tiranlığa karşı bir aydınlanma savaşıdır. Burada kitapla ilgili çok can alıcı bir detayı ve insanın büyük bir yanılgısını netleştirmek gerekir: Koruyucu melek Arcade yeryüzünde ilk somutlaştığında, aslında insanların kafasındaki o klasik, kanatlı ve görkemli melek tasvirlerine hiç benzemez, tamamen cinsiyetsizdir. Onu gören kadın ve erkek bunun nasıl mümkün olduğunu şaşkınlıkla sorduğunda, melek onlara adeta bir tokat gibi şu cevabı
Meleklerin İsyanıAnatole France · Dorlion Yayınevi · 2023111 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Hata Asıl Neredeydi?
10/10
·352 syf.··
Beğendi
·
2026 44. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 15 Mayıs 2026 10:57
Fawaz A. Gerges, Orta Doğu'da Demokrasi Neden Başarısız Oldu? Hata Asıl Neredeydi? diyerek Orta Doğu'ya (özel de ise İran ve Mısır) bakıyor. Burada Bernard Lewis'in Hata Neredeydi? adlı kitabına atıfta bulunup araya "asıl" sorusunu ekleyerek Lewis ve onun gibi düşünenlerin dışında farklı şeyler söylüyor. Lewis, Orta Doğu'nun gelişememesinde dinin rolüne özel vurgu yaparken, Gerges ise İngiliz ve Amerikan emperyalizmin bu coğrafyada yaptığı siyasi yanlışlara öncelik veriyor. Bu yanlışlıkların da bugün de devam eden sorunların da temelini oluşturduğunu ifade ediyor. Yazar, özellikle şunu da vurguluyor: 1950 ve 1960'lı yıllarda İran ve Mısır'da seküler ve milliyetçi yapılar akamete uğratılmasıydı şu anki Sünni ve Şii yapılar bu kadar güçlü olabilirler miydi? Bu açıdan da olayları yorumlayıp dün, bugün ve yarına bakabilmek de önemlidir. 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni düzen içinde iki cephenin de dışında kalmak isteyen ülkeleri de zorlu bir süreç bekler. Bu kapsamda özellikle İran'da petrol alanlarının millileştirilmesini isteyen başbakan Musaddık ile Mısır'da yine milliyetçi söylemlerle iktidarı ele geçiren (Süveyş kanalını İngiliz ve Fransızlardan kurtarmak, halkın yoksulluğunu gidermek için çeşitli çareler üretmek vb.) Nasır ele alınıyor. İngiliz ve Fransızların yavaş yavaş bölgeden çekilmesi ve yerine ABD'nin geçmesi bölgede güç dengeleri anlamında da değişikliğe yol açar. Bir yanda ABD'nin güdümündeki Körfez devletleri (ya da kabile devletleri) diğer yanda bağımsız hareket etmek isteyen Mısır ve İran. Bu durum bugün bile tehlikeliyken 1950 - 60'lı yıllarda farklı ses çıkarmak iki liderin de sonunu hazırlar. Orta Doğu zengin yer altı kaynaklarına sahipken neden ekonomik ve teknolojik bir başarı ve ilerleme sağlayamadı? Ümmet fikri neden bağlayıcı olmadı
Hata Asıl Neredeydi?Fawaz Gerges · Timaş Yayınları · 20267 okunma
Puan vermedi·288 syf.··
2026 20. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 12 Mayıs 2026 14:21
Teknolojik "ilerlemer" ile birlikte imajlar da değişirken bizim dünyayı imaj üzerinden algılama biçimimiz de bundan bağımsız kalmamakta. İmaj değişimlerinin itici gücünün askeri amaçlar olduğu düşünülürse, Kevin Robins'e göre imajların değişimi çok da masumane bir değişim değil. Bugün dünyayı piksel piksel tarayan uydular daha dünün Sovyetlerbirliğini izleme amacıyla geliştirilmişti. Füzeler başlıklarında bulunan kameralar ile hesaplanan hedefe doğru ilerliyorlar. Akeri eğitimler simulasyonlar ile yapılıyor. Savaşlarda kameradan izlenen düşman güçleri imha ediliyor. Araya giren kameralar görüntülerdekilerin birer insan değil, sanki birer video oyunundaki karakterler gibi algılanmasına neden oluyor, özellikle "düşman taraf" ile gerçekçi bir karşılaşma olmamasına da özen gösteriliyor; nitekim karşımızdakinin de bizim gibi bir insan olduğunu fark ettiğimiz an bir kırılma anı olabilir. Gerçek dünyanın acılarının kapı dışarı edildiği, acının olmadığı, kontrol edilebilir bir dünya olan dijital dünya, sanal gerçeklik bize bir devrim diye sunuluyor. Bir bit yeniği aramadan bu değişimleri bir devrim olarak kabul etmenin ne kadar doğru olduğu üzerinde ısrarla durulmuş. Dünyanın her yerinden savaş görüntüleri evlerimize kadar giriyor, bu görüntüler bize bir enformasyon mu sağlıyor yoksa güvenli bir yerde yaşıyor olmamızın üstünlüğünü hissederek bizi rahatlatıyor mu? Bakıp geçtiğimiz felaket fotoğrafları bizi felaketlere karşı daha mı hassas kılıyor yoksa artık kanıksadığımız bu imajlar bizleri daha duyarsız mı yapıyor? Sosyal medyadaki kaydırıp geçtiğimiz felaket fotoğrafları imaj ile bağ kurmamızı engelleyebiliyor. Biraz önce baktığımız felaket videosundan hemen sonra kaydırdığımız ekrana bir reklam düşüyor, biz de saniyeler önce baktığımız trajik durumu bir kenara bırakıp
İmajKevin Robins · Ayrıntı Yayınları · 201178 okunma
8/10
·494 syf.·
2026 17. kitabı
Tam anlamıyla bir klasik olan bu roman muhtemelen birçoğumuzun küçük yaşlarda da okuduğu bir eser. O zamanlarda okuduğumuzun aksine şimdi daha geniş bir perspektiften yorumlayabildiğimiz için ne kadar değerli ve vurucu olduğu da anlaşılıyor haliyle. İki ülkenin, şehrin, sınıfın, bedenin hikâyesi bu eserde zıtlıkların yanı sıra ortak noktalar da mevcut. Her karakter deyim yerindeyse ana karakter durumunda. Öne çıkan karakterlerin bulunması bu durumu değiştirmiyor. Her biri gidişatta önemli bir rol oynuyor. Tarihi kurguların tümünde bile sık karşılaştığımı söyleyebileceğim bir biçim değil bu. Kitabı aristokrasi mensubu kişilerin tarafından okusak da, bu güruhun uyumsuz karakteri ile aslında olabildiğince denge getirilmeye çalışılmış. Bir taraf diğerine ağır basmıyor, yazar buna izin vermiyor. Ne lanetliyor ne yüceltiyor. Diyor ki, her ne görüşe sahip olursak olalım insan birdir. Ancak işin özünde biliyoruz ki, insan aynı zamanda (maalesef) bencildir. Sürecin devamında, ezilen taraf devrimi gerçekleştirirken tıpkı güç sahiplerinin kendilerine uyguladığı zulmü onlara uyguluyorlar. Yaşadıklarını yaşatıyorlar. Bunu da adaletli buluyorlar ki adaletin kendisini de aslında pek umursamıyorlar. Yani menfaatleri için kurdukları düzende devam edilmesi için ölüyor, öldürüyorlar ve bunu yaparken sakınca görmüyorlar. Bunu doğru ya da yanlış olduğu için söylemiyorum. Zaten kitap da bize bunu veriyor. Sen ne düşünürdün, diye soruyor. Bense keşke bu kitabın diğer gözden anlatılmış bir devamı (ya da aynı kitap içinde iki ayrı açıdan yorumlanması) olsaydı diye düşünüyorum. Nihayetinde devrim yanlıları nefret ettikleri kişilere dönüşüyorlar. Değişen sadece yönetim sistemi ve isim oluyor. Şiddet ise daha kanlı, net ve "keskin". Sorgulamamız da buna göre şekilleniyor elbette: Kim haklı,
Edebiyat
İki Şehrin HikâyesiCharles Dickens · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202376,6bin okunma
7/10
·191 syf.··
2019 83. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 30 Haziran 2019 00:00
Immanuel Wallerstein, @bgstyayinlari’nden çıkan muhteşem kitabı “Dünya-Sistemler Analizi” ile karşımıza çıkıyor. Wallerstein, küreselleşmeye muhalif bir sosyologlardan. Wallerstein’a göre “Küreselleşmenin, kapitalizmin ileri formu olup; yağmacılığq, soygunculuğa ve hırsızlığa dayanır.” Bu bağlamda, P. J. Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” tezine atfen, “kapitalist ilerleme küresel ölçekte hırsızlıktır,” diyerek yerinde bir tespitte bulunmuştur. ⠀ Wallerstein, dünya sistem analiz birimi, devlet veya halk değil, bizzat dünya sistemidir. Bu sebeple, kitapta da dünya ve sistem kavramları arasındaki tirenin (-) önemini açıklıyor. Batı Avrupa’nın, 25. YY’ın sonunda sahip olduğu küçük teknolojik avantajları ne olursa olsun, batılı olmayan çevre toplumları sürekli sömürerek üstün sağladığını belirtmiştir. Dünya sistem analizi, tarihsel ve toplumsal sistemi, kapitalist dünya ekonomisini, “merkez, yarı-çevre ve çevre ülkeler” şeklinde üçe bölmektedir. Merkez ülkeler, dünya ekonomisini elinde bulunduran ve “çevre ülkelerin” kafasına basıp bu imtiyazı ele geçirmişlerdir. Çevre ülkeler ise, birçok yönden yoksul, sömürge ve dışa bağımlı ülkelerdir. Yarı-çevre ülkeler ise, en tehlike olanlarıdır. Çevre ülkelere yaranmak için yasal olmayan yollara başvuran, aynı zamanda çevre ülkelere sürekli baskı uygulayandır. Wallerstein, yarı-çevre ülkelere: Güney-Kore, Hindistan ve Brezilya’yı örnek verir. ⠀ 1789’da Fransız Devrimi, egemenlik hakkını Monark’tan alıp, halka bağışlamıştı. Halk, ayak takımı yerine, devletin kararlarında hak sahibi olan “Yurttaş”tı. Yurttaş kavramı bu zamanda zuhur eyledi. Devrim karşıtı, statükocu ve hiyerarşik yapının Tanrı’dan geldiğine inan eski-düzen savunucuları, Muhafazakarlar’ı oluşturdu. Değişime destek veren grup ise radikallerde ortaya çıktı ve son olarak
Dünya Sistemleri AnaliziImmanuel Wallerstein · BGST Yayınları · 2011121 okunma