İnsanlık, yeryüzündeki varlığını sürekli yeniden biçimlendiriyor. Şehirler yükseliyor, teknolojiler eskiyor, alışkanlıklar değişiyor, çağlar birbirinin üzerine kapanıyor. Fakat bütün bu hareketin ortasında neredeyse hiç değişmeyen bir alan var: İnsanın iç dünyası.
Tarih, dış koşulların değişiminin hikayesidir. İnsan ruhu ise tekrar eden deneyimlerin. Bu yüzden bin yıl önce yaşamış bir insanla bugün yaşayan biri arasında sanıldığından çok daha az mesafe vardır. Çünkü acılar birbirine benzer, değişen yalnızca sahnedir.
Bir zamanlar taş duvarların arasında beklenen haberler bugün telefon ekranlarından geliyor. Eskiden uzun yolların sonunda öğrenilen kayıplar şimdi birkaç saniyede ulaşıyor. Fakat haberin geliş biçimi değişse de insanın içinde açtığı boşluk değişmiyor. Araçlar yenileniyor, duygular aynı kalıyor.
İnsanın canını yakan şeylerin çoğu daima aynı kaynaktan beslenmiştir. Kaybetmek, yarım kalmak, dışarıda bırakılmak, güvenilen bir yerden yara almak... Bunlar farklı çağların değil, insan olmanın deneyimleridir. Bu nedenle geçmişe baktığımızda yabancı yüzler görsek de yabancı hisler görmeyiz.
Acı, insanı gündelik hayatın bütün ayrıntılarından ayırıp özüne yaklaştırır. O anda mesleklerin, unvanların, başarıların ve sahip olunanların anlamı daralmaya başlar. Çünkü insanın en kırılgan anlarında ortaya çıkan şey, toplumsal kimliği değil, varoluşudur. Herkes kendi hikayesini yaşar ama o hikayelerin derinlerinde birbirine benzeyen yaralar bulunur.
Bu yüzden büyük bir üzüntü yaşadığımızda hissettiğimiz yalnızlık tam anlamıyla gerçeği yansıtmaz. Çünkü içimizde olup biten şey benzersiz görünse de insanlık hafızasında sayısız karşılığı vardır. Bizden önce yaşayan milyonlarca insan aynı duyguların içinden geçti, aynı soruları sordu, aynı sessizliklerin içinde