Üstelik bu dünyada (belki de o dünyada) ay bir tane de olsa, iki tane de olsa, hatta üç tane de olsa, nihayetinde yalnızca bir Tengo vardı. Ne fark edecekti ki? Nerede olursa olsun Tengo, Tengo'dan başkası olamazdı. Kendine özgü sorunları, kendine özgü nitelikleri olan, aynı ve tek kişiydi. Evet meselenin odak noktası ay değildi. Kendisiydi.
Babası aniden sustu. Artık o duayı tekrarlamıyordu. Tengo sözlerini sürdürdü:
“Ben birilerinden tiksinerek, nefret ederek, öfke duyarak yaşamaktan artık yoruldum. Hiç kimseyi sevemeden yaşamaktan da yoruldum. Tek bir arkadaşım bile yok. Bir kişi bile. Dahası kendimi sevmeyi bile başaramıyorum. Neden kendimi sevemiyorum, çünkü başkasını sevemediğim için. İnsan birilerini sevmek ve birileri tarafından sevilmek yoluyla, kendini sevme yöntemini bulur. Söylediklerimi anlıyor musun? Birilerini sevemeyen bir insan, kendisini de doğru dürüst sevemez. Hayır, bunun senin suçun olduğunu söylüyor değilim. Şöyle bir düşününce sen de o mağdurlardan birisin belki de. Sen de muhtemelen kendini sevmenin yolunu tam olarak bilmiyorsundur. Öyle değil mi?”
Ne tür bir gerçek, bir metaforun taklidi haline gelebilirdi acaba? Bu mümkün olamaz, dedi, seslere dökerek. Sesi, doğru düzgün çıkmamıştı. Boğazı uzun mesafe koşmuş gibi kurumuştu. Ne şekil. de düşünülürse düşünülsün bu mümkün olamazdı. O tamamen kurgu dünyasıydı. Gerçekte var olmayan bir dünyaydı. Fukaeri'nin Azami'ye her gece anlattığı, Tengo'nun metnin bü tünselliğini bozmadan eklemeler yaptığı hayali bir öykünün dünyasıydı..
Tengo, bu adama baktıkça yaşam ve ölüm arasındaki farkın ne olduğunu gitgide anlayamaz hale gelmişti. En başta bir fark var mı acaba? Fark olduğunu, biz işimize geldiği için düşünüyoruz belki de.