"Modern askerî teşkilatımızın onlu, yüzlü, binli taksimin menşei, Asya Hun Türklerine kadar geriye gitmekte olduğu gibi ordumuzda müşahade ettiğimiz tam itaat geleneğinin en mükemmel nümunesini 2100 sene evvel Türk Tanhu'su Motun vermişti." İbrahim Kafesoğlu'nun Macaristan'daki tahsilinden döndüğü dönemde kaleme aldığı ilk yazılar arasında yer alan ve 3 Ocak 1946 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde neşredilen "Türk Tarihinde 'Mukaddes Yurt' Telakkisi" başlıklı makaledeki bu pasaj, ilk bakışta Türk askerî tarihine dair genel bir değerlendirme gibi görünse de, dönemin hâkim tarih anlayışına yönelik zımnî bir tenkit olarak da okunabilir. Nitekim söz konusu yıllarda Türk Kara Ordusu'nun kuruluşu için Yeniçeri Ocağı'nın teşkil edildiği tarih esas alınmakta, Türk askerî geleneğinin kökenleri büyük ölçüde Osmanlı dönemiyle ilişkilendirilmekteydi. Kafesoğlu ise henüz kariyerinin başlarında kaleme aldığı bu yazıda, ordumuzdaki onlu teşkilât sisteminin ve askerî itaat anlayışının menşeini Asya Hunlarına kadar götürerek Türk askerî tarihinin çok daha derin ve kesintisiz bir geçmişe sahip olduğunu vurgulamıştır. Bu yaklaşım, Türk devlet ve ordu geleneğini yalnızca Osmanlı çerçevesinde değerlendiren anlayıştan ayrılmakta ve kökleri Hun çağına uzanan tarihî devamlılık fikrini ön plana çıkarmaktadır. Daha sonraki yıllarda bu mesele özellikle Hüseyin Nihâl Atsız tarafından defalarca gündeme getirilmiş, Yılmaz Öztuna da gerek neşriyatında gerekse Genelkurmay Başkanlığı nezdindeki girişimlerinde Kara Kuvvetleri'nin tarihî başlangıcının Hun dönemine dayandırılması gerektiğini savunmuştur. Nihayet bu görüş zamanla kabul görmüş ve Türk Kara Kuvvetleri'nin kuruluş tarihi olarak Mete Han'ın tahta çıkış yılı olan M.Ö. 209 tarihi esas alınmıştır. Bununla birlikte, Kafesoğlu'nun burada asıl amacı
bu bir araştırmadır herhangi bir toplumu kötüleme değildir
Gülbank veya gülbang; yapılacak bir işin hayırla sonuçlanması, sağlık, esenlik, başarı veya şükür amacıyla toplu halde okunan, belirli bir ritmi ve kalıplaşmış ifadeleri olan dualara verilen isimdir. Kelime anlamı olarak "bülbül sesi, güzel ses, zafer narası" gibi manalara gelir.Gülbank duası hakkında öne çıkan bazı özellikler şunlardır:Okunuş Şekli: Genellikle yüksek sesle, ahenkli, secili (iç kafiyeli) ve melodik bir yapıda okunur. Duanın sonunda genellikle "Allah, eyvallah", "Hû" veya salavat getirilir.Kullanım Alanları: Geleneksel Türk ve Osmanlı cemiyet hayatında, özellikle tekkelerde, tarikat ayinlerinde, esnaf toplantılarında (ahi teşkilatı) ve yemek dualarında sıkça kullanılmıştır.Günümüzdeki Yeri: Günümüzde en yaygın örneklerini Alevi-Bektaşi cem ibadetlerinde (cemselâm, lokma duaları vb.) ve bazı büyük camilerde (özellikle Cuma namazı öncesi müezzinler tarafından okunan dualarda) görmek mümkündür.Detaylı metin yapıları ve ritüeller hakkında bilgi almak için TDV İslâm Ansiklopedisi kaynağını inceleyebilirsiniz. Gülbank duası, tek bir kalıplaşmış metinden ibaret değildir; okunduğu yere, amaca ve geleneğe (Alevi-Bektaşi, Mevlevi, Yeniçeri/Mehter, Cami müezzinliği) göre farklı sözleri ve çeşitleri bulunur. Gülbankların ortak özelliği, genellikle ritmik, kafiyeli (secili) bir dille yazılması ve katılımcıların aralarda yüksek sesle "Allah Allah" demesidir. [1, 2, 3, 4] Kullanım alanlarına göre en bilinen gülbank sözleri ve örnekleri şunlardır: ## 1. Alevi-Bektaşi Geleneğinden Genel Gülbank Örneği En yaygın olarak cem ibadetlerinin başında, sonunda veya yemeklerden (lokmalardan) sonra okunan standart bir gülbank şu şekildedir: "Bismişah, Allah Allah! Akşamlar hayrola, hayırlar fethola, şerler defola. Müminler ber-murat ola, münkirler matola, münafıklar berbat
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İnsan belki de en çok taklit etmek isteyip de edemediğini tenkit eder? Atalarımız ne demiş: "Kedi ulaşamadığı ciğere 'murdar' dermiş"..
Üzülme! Kaderi tenkit etmek, neyi değiştirir ki? Olan olmuştur, olacak olan da zaten yoldadır. Sana düşen, rıza hırkasını giymek, Ve "Gahrın da hoş, lütfun da hoş" diyebilmektir.
Şiir
Musibet
Başımıza gelen musibetlerin kişiye özgü hikmeti ise sırlıdır. Nefis; acelecidir ve yaşadığımız musibetlerin içindeki hikmeti, hayrı, güzelliği hemen görmek ister, bilmek ve ferahlamak ister. Yaratıcı ise bu hikmetleri hemen göstermez, hatta bu dünyada hiç göstermez, ahirette perdeyi kaldırır ve hikmet açığa çıkar. Çünkü musibetlerin hikmeti, hayır ve rahmeti hemen gösterilse kişi zorunlu olarak kadere teslim olur, kaderine razı olur ki bu gerçek bir teslimiyet değildir. Olanın ardındaki hikmeti hemen görse bir insan elbette ki vereceği tepki “Canım Allah’ım iyi ki bu musibeti vermişsin bana.” demek olurdu. Ve bu da yapmacık, zorunlu, iradi olmayan bir teslimiyet hâli olurdu. Kur’an’da iman edenler, “Elleżîne yu/minûne bilġaybi” (Bakara; 2) yani “Onlar gayba iman ederler.” olarak tarif edilir. Cennet ve cehennem bizim için gaybidir fakat gözümüzle görüyormuşçasına iman ederiz. Mutlak Varlık’ı görmeyiz ama iman ederiz. Melekleri hayatımızda bir kere görmemişizdir ama varlıklarından eminizdir. Müminlerin Mutlak Varlık tarafından sevilmesinin bir sırrı da budur. Görmediği halde iman etmeleri. Gaybi bilginin bir başka çeşidi de hem bizim hem diğer varlıkların başına gelen hadiselerin hikmetinin gaybi oluşudur. Her musibetin elbette hikmeti vardır ama gözümüzün önünde değildir. O’nun sonsuz ilim ve hikmet dairesinde O’nun bilgisindedir. Musibetlerdeki gaybi olan hikmet ve hayrın varlığına gözümüz görüyormuşçasına iman etmemiz musibet hâlleri dışında hem kendi hayatımızda hem kâinatta tecelli eden rahmeti fark etmemizle doğru orantılıdır. Kainattaki her varlık ve hayatlarımızın her anı sonsuz kaderle şekillenip, biçimlendirilerek sonsuz kudretle yaratılmaktadır. Sonsuz rahmet her an her varlığı ve hayatlarımızı kuşatmaktadır. Bunun idraki son derece elzemdir. Bu
Felsefe dalalete sevk edebilir
Mesela, Arthur Schopenhauer evlilik müessesine bakışını ele alalım. 👉Bizim tekeşli toplumlarımızda evlenmek, haklarının ve özgürlüğünün yarısını yitirmek, buna karşılık görev ve yükümlülüklerini ikiye katlamaktır. Peki hangi görevleri? Kadınlarınızla konuşup tartışmayı kabul ettiğiniz andan itibaren en bayağı çıkar evi işgal etmiştir, her türlü cesur çözüm girişimi canice bir çılgınlıkmışçasına korkuyla karşılanır. Rahatlığın utanç verici özeni, en sefil hesap, hayatınızla ailenin güvenliğini tehlikeye atma korkusu size en kutsal zorunluluklar olarak baskıyla kabul ettirilir. İyi baba, iyi koca, yani korkak yurttaş, çarpık ve satılık vicdan, düşkün zekâ, işte bugün mezar taşlarınızda yazılı gülünç unvanlar! Kadınları övün, onları özgürleştirdiğiniz için kendinizi kutlayın: Onlar burjuva ahlakını icat etti, sizden bildiği tüm güçlü erdemlerin uygulamasını onların boyunduruğu altında unutmuş ve artık bu erdemlerin adını korkudan titremeden ve kölelik alışkanlıkları içinde ürkekçe kımıldayarak zevkten ürpermeden duyamayan bir Chrysale ırkı yarattılar. [Chrysale: Moliere'in Les Femmes Savantes (Bilgiç Kadınlar) oyunundaki kılıbık koca/baba karakteri] Aşkın Metafiziği 👉Evlilik, doğanın kadınlara bahşettiği güzellik ve cazibenin bir tuzağa dönüşmesiyle gerçekleşir. Erkek, kadının gençlikteki çekiciliğine kapılarak bir aile kurma hayaliyle evlilik kurumuna adım atar. Ancak evlilik, erkeği zamanla bir tutsak haline getirir. Kadın, erkeği gençlikteki güzelliğiyle cezbeder, fakat bu güzellik kaybolduğunda erkeğin kendisini bir yanılsamanın içinde bulduğunu fark eder. Kadın, evlilik yoluyla erkeği kontrol altına alır ve onun hayallerini birer birer yok eder. Aşkın Metafiziği Arthur Schopenhauer eylemlerinde hiçbir dini inancın tavsiye ve kaidelerine itibar etmediği için meseleyi sadece seküler, sosyolojik
Felsefe