"İstanbul'a bakıyorduk denizden. Kral Byzas'ın efsanevi ülkesine, Konstantin'in imparatorluk başkentine, II. Teodosius'un taştan bir gerdanlığı andıran surlarına, Jüstinyen'in benzersiz Ayasofya'sına, Fatih'in cihanı yönettiği Topkapı Saray'ına, Kanuni'nin muhteşem Süleymaniye'sine... Hükümdarlara bakıyorduk, büyük komutanlara bakıyorduk, soylu vatandaşlara, kölelere, devşirmelere... Kadınlara bakıyorduk... Pulheriya'ya, Teodora'ya, Hürrem Sultan'a... Kahramanlığa bakıyorduk, korkaklığa, yaratıcılığa, yıkıcılığa, zekâya, aptallığa, şefkate, acımasızlığa... Bir şehrin görüntüsünde bütün insanlığın serüvenine bakıyorduk denizden. "
" İstanbul'a bakıyorduk denizden. Bizim İstanbulumuza, çalınmış hayallerin şehrine... Talan edilen anıların başkentine... Yağmalanmış mutlulukların payitahtına... Kırılmış umutların kalesine... Kederlerin kraliçesine... Zorbalığın ele geçirdiği güzelliğe... Sinsiliğin bayrak diktiği zarafete... Açgözlülüğün işgal ettiği berekete... Kendi kanımızı sunmaktan başka çaremiz kalmayan şehrimize ; sokağımıza, bahçemize, evimize, mezarımıza...
İstanbul'a bakıyorduk denizden : Nevzat, Demir bir de ben. Sisler içindeydi İstanbul..."
Byzantion, Constantinopolis ve İstanbul... Sahipleri, sakinleri değişse de, yeni isimler edinip farklı karakterlere bürünse de değişmeyen bir şey var tarihi yarımadada ; eskimeyen güzelliği.
Tarihi yarımadada işlenen sıra dışı bir cinayet, Başkomser Nevzat'ı harekete geçirir. Katil ya da katiller avucuna bir sikke bıraktıkları kurbanlar üzerinden bir mesaj vermek ister gibiydiler. Aynı şekilde öldürülen ve aynı şekilde bırakılan kurbanların peş peşe İstanbul'un tarihi yerlerine bırakılırken, hepsinin avucunda, tarihin farklı dönemlerinde yaşamış bir imparatorun adına bastırılmış bir sikke bırakılıyordu. Üstelik