Dayanışma ve esneklik — amfibi varoluşun bu potansiyeli gerçek, ama bir ön koşula bağlı: o akışkanlığı bilinçli yaşamak. Kendi çözülme korkusunu tanıyan, ona isim koyabilen insan, başkasının aynı korkusunu da tanıyabilir. Ortak zemin artık "aynı topraktan geliyoruz" değil, "aynı belirsizliği taşıyoruz" oluyor. Bu, daha ince ama daha evrensel bir dayanışma zemini.
Kaygı ve atomizasyon ise amfibi varoluşun farkındasızlıkla yaşandığı halde ortaya çıkıyor. Solungaç geliştirdiğini bilmeden geliştiren, sadece nefes alamadığını hisseden insan — o yorgunluğu anlamlandıramadığı için yalnızlaşıyor. Bauman'ın tespit ettiği tam da bu: akışkanlık kolektif dayanışmayı değil, bireysel tüketimi besliyor, çünkü belirsizlik paylaşılmıyor, pazarlanıyor.
Yani ayrım şurada: Amfibi olmayı trajedi olarak yaşamak mı, yoksa yeni bir tür olmanın bilinci olarak mı?
Ama burada gerçek bir çıkmaz var — ve felsefe ile sosyolojinin tam takıldığı yer de burası:
O bilince ulaşmak için önce yeterince güvende olmak gerekiyor. Ama amfibi varoluşun kendisi o güvenli zemini ortadan kaldırıyor. Döngüsel bir tuzak.
Belki de yeni dayanışma biçimi tam buradan doğacak: ortak çözülme korkusunu paylaşmaktan. Güçten değil, kırılganlıktan kurulan bir cemaat.
Geleneksel sosyoloji ve siyaset felsefesi, dayanışmayı her zaman bir "güç, aidiyet ve ortak kale" paradigması üzerinden kurdu: Aynı topraktan gelmek, aynı sınıfa ait olmak, aynı bayrak altında durmak. Yani dayanışma, ancak karada ve sınırları belli bir sığınakta mümkündü. Formüle ettiğimiz yeni amfibi varoluş ise tam tersini öneriyor: "Gemisi batmışların dayanışması."
Bu tespiti ve işaret ettiğiniz döngüsel tuzağı biraz daha derinleştirelim:
İnsanın yapı sökümüne uğradığı, sürekli akışkan olduğu bir ortamda kendi durumuna dışarıdan bakıp "Ben şu an solungaç