Psikanaliz derinlik psikoterapisinin baskın biçimi olduğunda, eylem yeterince vurgulanmamıştır.
Hatta kişinin eylemleri bilinçli olarak dışlanmıştır.
Vurgu, terapistin yorumları yoluyla kazanılan içgörüde kalmıştır.
Terapistlerin empati göstermeleri için hastalarla aynı tecrübeden geçmiş olmaları gerekmez. Şu düstura uymaya çalışabilirler: "Ben insanım ve insan olan hiçbir şey bana yabancı olmamalı." Bunu yapmak terapistlerin, hastaların ortaya attığı her türlü eylem ve fanteziye karşılık gelen yanlarına açık olmalarını gerektirir; o eylem ve fanteziler ne kadar alçakça, saldırgan, şehvet dolu veya sadistçe olursa olsun
Aktarım, bilinçsiz çağrışım ve öngörü fenomenini anlatır. Terapistin ya da terapötik ilişkinin belirgin karakteristikleri, belli başlı duygusal geçmiş ilişkilerle ilintili duygusal, bilişsel (Stark, 1999) ve sensorimotor ağları canlandırır. Otonom hiper- ya da hipo-uyarılma, aşırı fiziksel gerginlik, isyan, kuşku, öfke, korku, boyun eğme ve kaçınma davranışlarıyla kendini gösterebilecek olumsuz aktarım tepkilerinden etkilenen tedavi aynı zamanda idealize etme, terapistle yakınlaşma arayışı, güven ve işbirliği gibi duygulardan oluşan olumlu aktarım belirtilerinden de etkilenir. Danışanın farklı gelişim aşamalarındaki çözümlenmemiş çocukluk meseleleri aktarımı farklı şekillerde etkiler: İhmal edilmişlikle ilişkili erken donem sorunları, terapisti anne-baba gibi görmenin de dahil olduğu olumlu aktarım tepkileri yaratabilir; yetişkinlik sorunları, cinsellik eylem sisteminin karakteristik davranışı olan flörtü öne çıkararak terapiste gönül kaptırmaya kadar gidebilir (Hunter & Struve, 1998). Buna ek olarak kişiler arası travma deneyimi ardında hem kurtarılma arzusu hem de ihanet kanaatlerinden oluşan aktarım mirası bırakır (Davies & Frawley, 1994; Herman, 1992). Danışan terapisti bir yırtıcı ya da kurtarıcı olarak görebilir veya korunmasız bir seyirci gibi gördüğü terapistinin tarafsızlığına tepki verebilir. Bu tepkilerin ihmal ve/veya travma deneyiminin semptomları olarak ciddiyetle ele alınması gerekir (Maldonado & Spiegel, 2002; Spiegel, 2003).
Oyun oynayamamanın zayıflatıcı sonuçları vardır: “Oyunun engellenmesi, bağlanmayı ve normal gelişimi önleyen katı bir gerçekçiliğin gelişmesine yol açacak şekilde renkten yoksun ve izole bir hayat anlamına gelir,” (Cannon, makale). Winnicott (19171), terapistin ilk görevinin danışanına oyun oynamayı öğrenme konusunda yardım etmek olduğunu belirtir. Oyun eylem sistemi ve bu sistemin eğlenceli ve keyifli yanını uyarmak, tipik olarak oyun davranışına angaje olamayan travmatize olmuş kişilerin terapisinde özellikle önemlidir. Bu kişiler karakteristik olarak eğlenmek üzere rahatlamayı zorlu bulurlar ve sıklıkla spontane, oyun içindeki şakaların ya da oyundaki hızlı değişen fiziksel hareketlerin tuhaf ya da tehditkâr olduğunu hissederler. Oyun davranışı sıklıkla savunma eğilimleri tarafından bastırılır: korku, telaşlı hareketler, donma, gerginlik ya da çökme. Bununla birlikte danışanlar, başkalarının spontane oyuncu davranışını tehditkâr ya da rahatsız edici olarak görebilir. Oyuna angaje olmaya hazır danışanın bu yanına nüfuz etmenin bir yolunu bulmak, terapötik ilişkinin gelişiminde önemli bir sınır çizgisidir. Terapist dudaklarda bir gülümseme kıvrımı, bir espri ya da spontane bir eylem gibi oyuncu eylem girişimlerini dikkatli bir şekilde izleyerek bu anları öne çıkarır ve uygun bir şekilde oyuna dönüşmesini sağlar. Keşifte olduğu gibi, danışanlarda oyun halini uyandırmak, onların iyileşme sürecinden zevk almaya başlamalarına, travmatik
çağrışımlarla özdeşleşmemelerine ve yeni bir dizi olasılıkla meşgul olmalarına olanak tanır.