Acılar içinde kıvranan birinin kendisini dışarıdan seyretmeye, içeriden kurtulmaya ne kadar da ihtiyacı vardır? Çünkü acıyı sahiplenip onun içine girdiğimizde, gerçekte var olandan daha fazla keder saracaktır bizi. Bıçağın kendisini kesememesi ve gözün kendisini görememesi gibi, insan da yaşadığı acıyla özdeşleştiğinde, kendisini onaramamakta ve çıkmaz sokağa girmektedir.
Sana acı veriyormuş gibi gelen şey hakkındaki zihinsel yargıyı ortadan kaldırırsan, acı sona erer. Acıyı neren çekiyor? Zihnin. Ama sen bir zihin değilsin ki. Zihin de durduk yere acı çekmeyiversin. Zihinden başka hiçbir şey, zihne özgü olan hiçbir şeyi engelleyemez.
Yaşadığı olayları bir böceğin gözünden anlatarak ilginç bir bakış getiren Kafka,
Dönüşüm hikayesine şu cümleyle başlar; "Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. "Hikaye bir böceğin gözünden sürüp gider. Uzaydaki bir astronotun gözünden dünyada yaşanan olaylara, baktığımızda, dert edilen birçok şeyin anlamsız olduğunu görürüz. Uçaktan yaşadığımız şehir öyle küçük gözükür ki, insanın en büyük problemi dahi bir şey ifade etmez.
Sıkıntıdaki mümin rahat olur ve tevekkül aracını kullanırsa ona teselli sadedinde ilhamlar akmaya başlar, kulağına ilahi çözümler fısıldanır. Bu fısıltıların lazım olduklarında zihne gelmesinin olası sebeplerinden biri de zihnindeki karmaşa, acelecilik ve süregiden telaştır.