Aslında bir general kızıyla böyle konuşmamalıyım, aksine meslektaşlarım gibi savaş broşürleri ve makaleleri yazmalıyım. Oysa ben olmayacak bir fikre saplanmışım, savaşın bir suç ve bir aptallık olduğunu düşünüyorum. Sizi etkilemek istemem. Zaten bir gün bu konuşmalarım nedeniyle başımın derde gireceğini biliyorum. Belki de 'düşmandan,' İngiltere'den yeni geldiğim için mikrop kapmışımdır. Belki de artık net göremiyorumdur. Belki bir başkasının da oğlu vardır bir Sırpın, bir Rusun. Ancak şimdi her şeyi savaşın penceresinden görmek zorundayız. Otuz yıl geçtikten sonra ben bunları değiştiremem: Benim için Fransız, Rus ya da Avusturyalı böbrek yoktur, düşman kan hücrelerine bakılarak tespit edilemez; ben yalnızca hasta birinin olduğu ve yardım edebileceğim yerde bulunabilirim. Zafer kazanan insanlık değil, hasta olan kişi doktora ihtiyaç duyar. Başka bir şeyle uğraşamam, uğraşmak da istemiyorum. Ben burada tek bir insana yardım edebilmek için kendimi paralarken, öte tarafta ordu altı tümeni tamamen yok ettiği için sevinir. Bir doktor olarak asker gibi düşünmek pratik ve yararlı olabilir, ancak ben böyle düşünemeyecek kadar yorgunum.
Köyde kazanmışım ben
En derin dusunceleri
Uçsuz bucaksızdi çünkü
Düşüncenin sınırı daglar
Hayalin sınırı bulutlar
O yüzden taşıyamadı
Ruhum bedenimi
O yüzden kanatsız hep
O yüzden anlamsız kaldı
Çölün ortasındaki
Yalnızlık gibiydi yaşadıklarım
Tanrıyı büyüttüm
Ulaşamadığım yerlerde
Tanrının en kadim öğrencisiyim
kişinin kendisi sadakatsizliğinden ya da bastırılmış dürtülerden kaynaklanan kıskançlığa “yansıtılmış kıskançlık “denir. Başka biriyle birlikte olma fantezisi kuran kişilerin daha çok kıskançlık tepkisi verdiği ve kendilerini kıskanç olarak tanımladığı ortaya çıkmıştır. Kendi dürtülerinin eşine yansıtmak, bu kişileri kıskanç yapar. Ayrıca kendilerini “kıskanç “olarak tanımlayanların, eşlerinin de kıskanç olmasını tercih ettikleri ve kıskançlığı olumlu bir kişisel özellik olarak gördükleri tespit edilmiştir.
Bu derin ve çarpıcı ifade, Tezkiretü'l-Evliya'da da aktarılan, Hz. Ali ve Hz. Ebubekir'in torunu Cafer-i Sâdık’a atfedilen manevi bir tespittir. Aklı aşan, dünyevi kurallara sığmayan ve insanı kendi sınırlarının ötesine taşıyan bir gönül halini tanımlar. Tasavvufta da bu duygu, ilahi aşka ulaşmanın bir basamağı olarak kabul edilir