"Kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar."
Bilimkurgu tarzının kitaplara değil filmlere yakıştığını, bu yüzden bilimkurgu kitaplarına hep önyargıyla yaklaşarak okumayan biri olarak ilk bilimkurgu romanımı okudum. Ve bu kitap bu konudaki önyargımı kırdı diyebilirim.
Yanmayan evlerin, böcek denilen süratli araçların, mekanik tazıların olduğu bir dünya. Fakat bu dünya aynı zamanda düşünmenin neredeyse tam anlamıyla engellenmeye çalışıldığı bir dünya. İnsanların robotlaştığı, herkesin birbirine benzediği, duygusuzlaşmış bir dünya...
Baş kahraman itfaiyeci Montag de bu dünyanın bir parçasıyken tanıştığı Clarisse isimli kız ve işi sırasında yaşadığı bir olay -kitaplarıyla beraber yakılan kadın- kendisini fazlasıyla etkileyerek içinde bulunduğu dünyayı sorgulamasına yol açıyor.
"Kitaplarda bir şeyler olmalı. Kadının yanan bir evde kalmasını sağlayacak şeyler."
Evet. Kitaplar yakılıyor. Ve bunu itfaiyeciler yapıyor; bu dünyada itfaiyecilerin görevi yangını söndürmek değil, kitapları yakmak.
Devlet kitapları yaktırarak insanların sorgulamasını elinden alıyor ve bunu insanların mutluluğu, huzuru için olduğunu söylüyor.
“Zenciler Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyorlar, yak gitsin. Beyazlar Tom Amca’nın Kulübesi’yle ilgili iyi şeyler hissetmezler. Yak gitsin.
Birisi çıkmış tütün ve akciğer kanseri hakkında bir kitap yazmış. Sigaracılar ağlıyor mu? Yak kitabı.
Sükûnet, Montag. Huzur, Montag.
Fakat insanlar o kadar robotlaşmış ki bunun farkına varamıyorlar. Kitapların onları kötü etkilediğini düşünüyorlar. Okumayan dünya sorgulamayan bir dünyadır.
Kitap, yazıldığı yıl düşünüldüğünde şimdiki zamanda okurken bile bu durumdan rahatsızlık duyarken insanı gelecek hakkında endişelendiriyor.
Okunması gereken ve keyifle