Bu kitabı elime aldığımda sadece bir hikâye okuyacağımı sanmıştım ama sayfalar ilerledikçe hissettiklerim ağırlaşmaya başladı. Uzak Bir Masal bana bazen boğucu, bazen kırıcı ama hep tanıdık geldi. Okurken Neylan’ın hislerine çok yaklaştım; sevilmek için susmanın, kendini geri çekmenin ne kadar yorucu olduğunu düşündüm. Levent’le olan ilişki bana huzur değil, daha çok tedirginlik hissettirdi. Sanki biri seni şekillendiriyor ama sen kendin olamıyorsun gibi.
Kitap boyunca içimde bir sıkışma vardı. Neylan’ın yaşadıkları, insanın kendi değerini nasıl yavaş yavaş kaybedebileceğini fark ettirdi. Sonlara doğru bazı gerçekler ortaya çıktığında içim acıdı ama aynı zamanda “iyi ki” dedim. Çünkü bazen can yakan şeyler, insanı özgür bırakıyor. Kitabı bitirdiğimde çok mutlu değildim ama daha güçlü hissettim.
Yazar İrem Uzunhasanoğlu ile tanışmak ve kitabımı imzalatmak ise bu kitabı benim için daha özel yaptı. Kendisi gerçekten çok tatlı ve samimi biriydi. Hayatıma yeni bir renk kattığını söyleyebilirim. Onunla konuşurken, kitaptaki duyguların yapay olmadığını, gerçekten içten geldiğini hissettim. Bu samimiyet, okurken hissettiklerimin boşuna olmadığını düşündürdü. Uzak Bir Masal benim için sadece okunan bir kitap değil, içimde kalan bir his oldu.
Öncelikle bu ismi bu platformda görmek gözlerimi yaşarttı. Çünkü uzun bir zamandır çıkmasını beklesem de isteğim gerçekleştiğinde de birkaç gün kendime gelemedim. Evet, tüm Aslı Arslan okuyucuları bunu bekliyordu ama birçoğuna da benim gibi kal geldiğine inanıyorum ya da inanmak istiyorum diyebilirim. Gerçekten efsane bir kitap. Kitabı okumayacaksınız, hissedeceksiniz, yaşayacaksınız. Kesinlikle tavsiye ediyorum çünkü insana okuma isteği getiriyor diyebilirim. Tabii ki her kitap gibi eksik yönleri olabilir. Ama akıcı bir anlatımla yazıldıgı ve merakla okunduğu gerçeği değiştirilemez. Bir dalı canlı ve bir dalı solmuş bir orkideyle "imkânsızlıklar imkân dahilinde" diyen bir mahkumun hikayesi..
"Unutma, mahkumiyet hiçbir zaman tek taraflı olmaz. Özgürlüğümüze."
İnceleme yazımda spoiler kullanmak istemedim. Bu yüzden kitabı okumayanlar da rahatça göz atabilirler.
Aslında kitabi iki kelimeyle özetleyebilirim: Soluksuz okudum.
Gerçekten soluksuz okudum. Bazı sahnelerde fark etmeden nefesimi tuttum. Bazılarında ağladığım duyulmasın diye tuttum. Bazılarında kahkaham duyulmasın diye tuttum. Öyle bir kitap ki bir sahnede birden fazla duyguyu aynı anda hissedebiliyorsunuz.
Kötü eleştiri yapanlar da olur elbet. Ama baş karakterimiz His bana göre bir kadının gücünü ve yapabileceklerinin bir sınırı olmayacağını bir kez daha kanıtladı. Kitabın yazarı Özge Naz'ın serinin 3. kitabını dört gözle beklediğimi bilmesi gerekiyor. ;))
Belki bir efsaneyi kelime dediğimiz söz öbekleriyle açıklayamam. Ama şöyle bir şey söylemek isterim. Sayfa 19'daki "Stelyanos Hrisopulos Gemisi" öyküsünden bir söz dikkatimi çekti.
"Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı." diyor yazar.
Gerçekten de öyle. Kuşlar uçuyor, ağaçlar gülümsüyor, güneş parlıyor.. Kısacası zaman geçiyor. Hayat akıp gidiyor. Ve biz de zamana yetişmeye çalışırken etraftaki güzelliklere karşı körleşiyoruz. Burnumuzun ucundaki güzellikleri bile göremiyoruz. Küçük İskender'in İt Cazı kitabında şöyle bir söz geçiyor:
Tabiatın güzelliğine bak, dedim
Ağaçlardan hiçbir şey göremiyorum, dedi.
Sahiden hemen yanıbaşımızdaki güzellikler bile o kadar yabancı hâle geldi ki...