Yine bir gün Peygamber Efendimiz, Ebu Hüreyre’ye(ra), “Ya Eba Hüreyre! Gel sana bu dünyanın ne olduğunu göstereyim.” diyerek elinden tutup onu bir derenin kenarına götürür. Dere çer-çöple dolu bir mezbeleliktir. Resûl-i Ekrem(sav), “Şu dereye baktığında ne görüyorsun?” der. Ebu Hüreyre baktığında, kurumuş bir sürü insan kafası, eski bez parçaları, hayvan leşleri, kemikler ve insan pisliği görür. Fahr-i Kâinat Efendimiz(sav) buyurur:
“Ya Eba Hüreyre! Gördüğün bu kuru kafaların sahipleri; kimi yiğit, kimi erkek, kimi kadın, kimi çocuk, kimi hoca, kimi zengin, kimi fakir, bizim gibilerdi. Hırs ve tamahları, geleceğe dair emelleri vardı. Onlar da yemek yer, güzel elbiseler giyer, atlara biner, dört tarafı gezerlerdi. Kimi gezmek için, kimi de ticaret için seyahat ederdi. Ama şimdiki hallerine bak! Hepsi kuru birer kemik halinde öylece yatıyor. Kendilerine ne bir kabir ne de kefen nasip olmuş. Et ve derileri çürüyüp toprak olmuş. O güzel yemekleri yiyen nazik ağızlar, bülbül gibi nazlı ve nağmeli konuşan diller, şimdi çenelerinden ayrılmış yatıyor. Bunlardan kimileri haram-helal demeden mal toplar, kalın ve dolu döşeklerde yatar, saray gibi evlerde otururdu, ama şimdi iğrenilerek bakılan bu mezbelelikte yatıyorlar. Gelen geçen üstlerine basıp gidiyor, onlara bakmaya dahi katlanamıyor. Akıllı olan buradan ders alır.
Rüzgârın savurduğu şu eski paçavralar kimi yünlü, kimi ipekli, kimi kemha, kimi Mısır ve Hint kumaşından yapılmış güzel elbiselerden kalma. Gördüğün kemiklerin sahipleri bu elbiseleri giyer, öğünürdü. Şimdi şu hallerini gör, esen yelde savrulup duruyorlar.
Şu hayvan iskeletlerine bak! At, deve, katır, eşek, hepsine ait iskeletler… İnsanlar bu hayvanlara biner, istedikleri yere giderdi. Şimdi bu hayvanlardan geriye sadece iskeletleri kalmış. İşte dünya böyle