Giriş Yap
Thetis’in Penceresi
@thetis
22 kütüphaneci puanı
169 okur puanı
30 Eki 2012 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Sabitlenmiş gönderi
Her şey benden önce olmuşsa, bana olacak bir yer, durum kalmıyor muydu?
152 syf.
Nezaket neden zararlıdır? Adabımuaşeret etimolojik olarak; Arapça kökenli olan edeb kelimesinin çoğulu olan âdâb ve muâşere (muâşeret) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Edeb, iyi tutum ve davranışlar ve bu tutum ve davranışları kazandıran bilgi; muâşeret ise barış içinde yaşama, birbiriyle uzlaşma anlamına gelmektedir. dâbımuâşeret, toplumsal bağları güçlendiren terbiye, nezaket ve görgü kurallarını ifade etmektedir. Köken bakımından bu kadar olumlu özellik taşıyan bir kelime nasıl olur da zararlı olabilir? Hagop Baronyan kitabında bu soruların cevabını eğlenceli bir şekilde bizlere sunuyor. dâbımuâşeret kuralları gereği yaptığımız şeylerin bizi nasıl zor durumda bırakabileceğini 18 farklı öykü üzerinden örneklendiriyor. ‘ dâbımuâşeret’ in zararları da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Burada aslında temel sorun ‘sınırlar’ımızın ihlali; bizim istek ve düşüncelerimizin karşımızdakiler tarafından kabul edilmeyişi, onların kararlarına yönelik davranmamızı beklemeleri ve bizi buna zorlamaları ile ortaya çıkıyor. Çünkü ‘âdâbımuâşeret’ kuralları nezaketsizlik olarak algılanabilecek her türlü tavır ve davranışı tabir yerindeyse ‘kötü’ olarak nitelendiriyor. Hagop Baronyan’ın kendisi Ermeni olduğu için kitapta yer alan öyküler de Ermeniler üzerinden kurgulanmış. Ancak verdiği örnekler oldukça evrensel nitelikte özellikler taşıyor. Öyküler mizahi dille ve bir o kadar da hayatın içinden olunca insan zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bir çırpıda okuyuveriyor kitabı. Kitabın Ermeniler üzerinden öykülenmesi dolayısı ile kitapta Ermeni cemaatine yönelik bazı dini ve toplumsal kavramlar yer almakta ve dipnotlar kısmında bunların açıklanmasına da yer verilmesi artı bir genel kültür dersi niteliğinde diyebilirim. Benim eğlenerek okuduğum bir kitap oldu. Eğer okuyanlarınız varsa veya okumayı düşünüyorsanız okuduktan sonra yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim.
Reklam
·
Reklamlar hakkında
312 syf.
Şişman olmak her zaman bir kusur muydu? Ortaçağ’dan 20. Yüzyıla Şişmanlığın Tarihi bize işte bu sorunun cevabını veriyor. Şişmanlığın (ki artık ona obezite diyoruz) tarih sahnesindeki değişimini gözler önüne seriyor. Farklı yüzyıllarda şişmanlığa karşı bakış açılarını ele alırken konuyu örneklendirip bunlarla ilgili doneler sunuyor bizlere. Bu minvalde Ortaçağ’ da yaşamış şişman insanların gücü ve ataları simgeleyen birer öge konumundayken 20. yüzyıla doğru gelindiğinde çoğu zaman eleştirilen ve bazen de dışlanan bireyler olduklarını görüyoruz. Örneğin 1920’lerde şişman bireyler işe alınmıyormuş! Ayrıca şişmanlığın telafisi için günümüzde hala geçerliliğini koruyan bazı yöntemlerin temelinin 13. yüzyıla dayandığını görüyoruz. Perhizler, kalori kısıtlamaları, at kılı fırçalarla fırçalanmak, limon ve sirke kullanımı, soğuk duş, aç karnına yapılan egzersizler ve daha fazlası… Kulağa oldukça tanıdık geliyor değil mi? Peki zayıflamak için elektrikten ve teke/maymun testisinden yapılan aşılardan da faydalanıldığını söylesem? Kulağa biraz çılgınca geliyor değil mi? Kitap yalnızca bunlarla da sınırlı kalmamış şişmanlığın kadın ve erkek bedeni üzerinden yorumlanmasına da değinmiş. Erkek bedeninin hafif şişkinliği göz ardı edilebilirken kadın bedenleri için aynı cömertliğin gösterilmediği belirtilmiş. Bu ve benzeri pek çok ilginç bilgiye değinen kitabı okurken; gücü simgeleyen bir olgunun zamanla nasıl bir zayıflık unsuru haline geldiğine, bilimsel çalışmaların ve toplumsal görüşlerin insan bedenini nasıl biçimlendirdiğine de şahit oluyoruz. Kitap benim beklentilerimi karşıladığı için oldukça severek okudum. Ayrıca bu tarz kitapları seviyorum çünkü sürekli farklı kitaplarda okuduğum farklı konularla bağlantı kurmamı sağlıyor. Bakış açımı değiştiriyor, genişletiyor. Eğer konuya biraz ilginiz varsa severek okuyacağınızı tahmin ediyorum.
510 syf.
Spinoza’nın tüm insani duyguların ana kaynağı olarak gördüğü iki temel duygu durumu vardır; bunlardan birincisi sevinç, öteki ise kederdir. Sevinç bizi yaşama bağlarken keder bizi yaşamdan uzaklaştırır. Spinoza’ya göre varlıklar ilk nedenlerini bilmezlerse yanlış kanaatlere kapılır ve dış etkilere karşı savunmasız hale gelirler bunların sonucunda da insanlar kendilerini yaşamdan uzaklaştıran kedere daha çok yakınlaşırlar. Bu sebeple Spinoza Ethica’i yazarken varlıkların ilk nedenlerini açıklamaya çalışmıştır. Kitapta öne sürdüğü önermeleri kanıtlarken de geometrik bir yöntem kullanmıştır. Bu yöntemin temelinde geometrik şekillerin mevcudiyeti bakımından mekân ile varlıkların mevcudiyeti bakımından Tanrı’yı bir tutmuş ve açıklamalarını bu bağlamda nesnelleştirmiştir. Kitap beş bölümden oluşuyor ve ilk bölüm Tanrı’ ya ayrılmış. Bazı düşüncelerini anlamanın ve sindirmenin zaman alması nedeniyle okurken beni en zorlayan bölüm bu oldu. Spinoza bu bölümde Tanrı’nın varlığını sorgulamaktan çok hepimizin ilk nedeninin Tanrı olduğunu belirterek eserinde bunu kanıtlamaya çalışmıştır. Bu sayede Panteizmi sistematikleştirerek bir öğreti haline getiren kişi olmayı da başarmıştır. Ayrıca bu bölümün insan dışındaki varlıkların insanlar için yaratılmadığı ama; insanların bazı durumları kendilerine açıklayamadıkları için tabir yerindeyse bir kaçış noktası olarak tüm varlıkların insanlara hizmet etmesi için yaratıldıklarını savunan düşünceyi çürütmesi bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Spinoza’nın Tanrı ve varlık arasında kurduğu ilişkinin başlarda İslam tasavvuf geleneğindeki Vahdet-i Vücud düşüncesiyle aynı olduğunu düşünsem de ufak çaplı bir araştırma sonucu temelde birbirlerinden farklı öğretiler olduğunu ve Spinoza’ nın kendi düşüncesini geliştirirken sufi metafiziğindeki bu tasavvufi düşünceden de etkilendiğini keşfettim. Spinoza kitabın geri kalan bölümlerinde ise zihin, duygular ve akıl üzerinde durularak duyguların kökeni ve bunun insan davranışları üzerindeki etkilerini açıklamıştır. Eğer daha önce Duyumlar Üzerine İnceleme’ yi okumamış olsaydım kitabın geri kalanı da benim için farklı bilgiler sunuyor olabilirdi ancak yine de farklı bakış açılarına sahip iki düşünürün benzer olgular hakkında nasıl düşündüklerini görmek de oldukça faydalı oldu benim için. Son olarak kitabın amacı bazı şeyleri dayanaklarıyla birlikte açıklamak olduğu için bölüm başlarında (hatta bazen farklı bölümlerdeki) önermelere fazlasıyla göndermeler yapıyor ve dolayısı ile birçok kez geriye dönüp belirtilen kısımları tekrar okumanız gerekiyor. Aslında bu durumun kitabın içeriği itibari ile gerekli olduğunu düşünsem de kitabın ilerleyişini sekteye uğratması bakımından (en azından benim için) zorlayıcı olabiliyor. Hepinize keyifli okumalar dilerim!
Günümüz toplumunda, şişman kişinin kendini bedeniyle sürekli daha fazla özdeşleştirmesi, bu kişi de başa çıkılmaz bir içsel parçalanmaya neden olur: “kırık” bir kimlikle yaşamak ve bunun aşılamayacağının farkında olmak. Daha ayrıntılı biçimde söylemek gerekirse, kişinin, içinde kendini ifade edebildiği halde, ihanete uğradığını hissettiği bir bedende yaşaması: aynı anda hem kendisi hem de başkası olan bir beden. Ne olursa olsun, kendi kimliği olanı terk ederken yaşanan yeni zorluk. Eninde sonunda, bedensel durumun güncel meselesini, o güne dek hiç olmadığı kadar yoğunlaştırmak: mutlak kimlik olarak kişinin kendini göstermesi ve o andan itibaren, bu kimliğin rahatsızlığa veya yanlış anlaşılmaya maruz kalabilecek olması.
Varlıklarıyla bile bu dönemde mevcut olan zayıflama piyasasının yavaş yavaş ortaya çıktığını kanıtlayan tüm erken, sezgisel göndermeler aynı zamanda geleneklerin de hâlâ devam ettiğini gösterir.
2
157
1.566 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.5