Modern dünya bizi her saniye biraz daha köşeye sıkıştırıp durmaksızın üretmeye ve tüketmeye zorlarken, Frederic Gros elimize süslü bir harita değil, o gürültülü çarkların arasından sıyrılıp gidebileceğimiz hakiki bir özgürlük bileti tutuşturuyor Yürümenin Felsefesi’nde. Kitabın içine adım attığınız an, spor salonlarının o performans çılgınlığı kokan yapay havasından ya da turistik rehberlerin süslü rotalarından çok uzakta buluyorsunuz kendinizi; yazar sizi insanın yeryüzüyle kurabileceği o en eski, en filtresiz ve en dürüst bağla baş başa bırakıyor. Gros’un metindeki en büyük mahareti; yürümeyi sadece ayakların ritmik bir hareketi olarak görmeyip; Nietzsche’den Rousseau’ya, Thoreau’dan Rimbaud’ya kadar tarihin o sınırları zorlayan dâhilerinin adımlarına eşlik ederek, yavaşlamanın düşünceyi nasıl kamçıladığını fısıldaması. Eser bir olay örgüsüne sırtını dayamadığı için, okurken bir sonraki sayfada ne olacağının değil, o an içinizde neyin uyandığının peşine düşüyorsunuz. Yazar, modern dünyanın o her saniyeyi paraya çevirme histerisini öyle eyvallahsız ve duru bir dille eleştiriyor ki, sayfaları çevirirken üzerinizdeki tüm o yapay unvanların, dijital prangaların yükü birer birer dökülüyor.
Bu kitap; her gün aynı plazalara, yoğun iş temposuna, bitmeyen bildirimlere ve şehir hayatının o ruhu emen mekanik döngüsüne sıkışıp kalmış modern çağ kölelerine doğrudan hitap ediyor. Hayatın hızına yetişmeye çalışırken kendi derinliğini, yaratıcılığını ve zihinsel berraklığını kaybettiğini hisseden; sadece bir yerlere varmak için değil, kendi içine dönmek için de yola çıkmak isteyen o tefekkür peşindeki her okur bu sayfalarda kendine bir ayna bulacaktır.
İşte bu yüzden; durmaksızın koşturduğu bu hayatta aslında yerinde saydığını hisseden, o yırtıcı gürültünün içinde kendi yalın