Bu kitap hakkındaki görüşlerimi her yazmaya başlayışımda “benim haddime mi?” diyerek bırakıyorum. Şimdi ister haddime olsun ister olmasın dökmek geliyor içimden bu yükü.
Ben bu kitabı okurken hep Turgut oldum. “Uyumsuz” bir dostu yitiren, yitirdiğini bir türlü kabullenemeyen, bildiği gerçekleri tekrar tekrar sorgulayan Turgut oldum. Sonra Selim’in Günseliye mektubu geldi, sonra Selim’in günlükleri geldi. Ben selim oldum. Ben baştan aşağı Selim oldum. Kara ekmeği yemek zorunda olan ama kötü şiiri okumadan da yaşayabilen Selim.
“Uyumsuz” dedim Selimden bahsederken. Çünkü o bir uyumsuz. Kendisine her ne kadar “tutunamayan” dese de aslında o, toplumun “uyumsuz” diye telaffuz ettiği kelimenin ete kemiğe bürünmüş hali. Zaten onu uyumsuz yapan da bu toplumun ta kendisi. Oğuz Atay akıl almaz bir ustalıkla, toplumun farklılara ve farklılıklara açtığı sessiz savaşı, uyumsuzu herkesleştirme yolunda sarf ettiği amansız çabayı ilmek ilmek işlemiş bu eserinde. Yer yer o toplumun bir parçası olup yer yer Selim’in acısına ortak olmak aslında bu kitabın okuyucusu olmak. Sonra sormak kendi kendine, niye öldü bu Selim?
Aslında bir cümleyle özetliyor kendisini “Yaşamamaktan yorulmuştum.” diyor. Kendisi olmasına, farklı olmasına müsaade etmeyen bir toplumun içinde yaşayamamaktan yorulmuştu. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asamadı, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadı Selim. Koskoca bir dünya, milyarlarca insan, herkesin milyonlarca işi, onca iş arasında el birliğiyle hazırladılar Selim’in ölümünü. Kolektif hafıza Selim’in katili oldu. Bir silgi gibi tükendi. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştı, mürekkeple yazmışlar oysa. O, kurşun kalem silgisiydi. Tükendiğiyle kaldı.
Yazıldığı dönem de göz önünde bulundurulduğunda çokça Freud etkisi gördüm bu romanda. Selim’in