Rus realizminin başyapıtı olan bu öykünün bana düşündürdükleri şöyle:
(*Spoiler*)
1. İnsanın yaşam enerjisi bir hedefe muhtaç.
Akakiy’in duygudan, tepkiden, hırstan azade olan rutin ve bir başına yaşamı, önüne konan “palto” hedefiyle değişti. Artık kan damarlarından daha hızlı akıyor, bu tutku uğruna daha sıkıntılı bir hayata rıza gösteriyor, hatta bu sıkıntılardan haz bile duyuyordu. Ne var ki bu hedef onun felaketi oldu. Nihayetinde ulaştığı şeyin geçiciliği ve henüz vuslatı yaşamışken ellerinin arasından kayıp gidişi yaşama gücünü de elinden aldı.
Bu bana şunu hatırlattı… Hepimizin önüne birtakım hedefler konuyor. Bu birçoğumuz için sınavlar üzerinden şekilleniyor. SBS, YGS-LYS (yaşımı da ele veriyorum böylece ) üniversiteyi bitirme, KPSS… Nihayetinde biri bittikten sonra boşluk ve bunalım. Evet insanın kesinlikle her zaman bir menzile, bir hedefe ihtiyacı var. Ancak bu menzili öyle bir biçimde belirlemek gerekiyor ki hem bir ömür yaşam enerjisi sağlasın hem de bir gece vakti elimizden çalınmasın.
Sanırım ana bir hedefe odaklı küçük küçük hedeflere ihtiyaç duyuyoruz. Ve her zaman bir işi bitirdikten sonra bir diğerine koyulmaya…
2. İnsanlık zeminini yitirmemek gerekiyor
Akakiy’in o devlet dairesindeki hali, işini tertemiz yapıyor oluşuna rağmen görünmezliği ve sabitliği, küçücük bir yaşamın içinde sıkışmış olması tabi ki içten içe bir rahatsızlık uyandırdı. Ben, başta doğumundan söz edilmesinin bu rahatsızlığı arttıran etkenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Bu kişinin insaniyetini, onun da zamanında bir çocuk ve yeryüzüne gelebilmesi için çileler çekmiş bir annenin evladı olduğunu hatırlatan, merhamet uyandıran ve benle karşıdakini her koşulda eşitleyen bir şey.
3. Titrler ve koltuklar hayatı ıskaladığımız hapishanelere dönebiliyor.
Bir diğer çarpıcı nokta