Görünmeyen Defter
Büyük edebiyatçılar, insanın kalbindeki o en derin sızıyı anlatabilmek için ömürlerini kalın kitaplar yazarak geçirirler. Oysa hayatın en büyük hakikatleri, bazen ne bir romanda ne de bir felsefe kitabında yazar; insanın en çaresiz, en yalnız anında karşısına çıkan dilsiz bir canın gözlerinde saklıdır.
Şimdilerde otuz dokuzuna merdiven dayamış, hayatın binbir türlü virajından geçmiş bir kadının durup dururken, sıradan bir akşam vakti hıçkırıklara boğulmasının hikayesidir bu.
Her şey telefonun ekranında kayan bir video ile başladı. Ekrandaki hoca, heybetli sesiyle ve önündeki kalın kitaplardan aldığı güçle konuşuyordu. İslam hukukundan, kurallardan bahsediyor; evde keyif için, süs için köpek barındıranların sevaplarından her gün bir Uhud Dağı kadar eksileceğini anlatıyordu. Sınırlar kesindi, kurallar sertti. Din, sanki sadece yapılacaklar ve yapılmayacaklar arasına sıkışmış soğuk bir teraziden ibaretti.
O ses odanın içinde yankılanırken, kadının gözleri ekrandaki hocadan koptu, çok uzaklara, tam yirmi beş yıl öncesinin o zifiri karanlık kış gecelerine gitti. Kalbine bir bıçak saplanmış gibi oldu, göğsü daraldı ve tutamadı kendini; doya doya, çocuk gibi ağlamaya başladı. Hocanın bahsettiği o teraziler, eksilen sevaplar birden önemini yitirdi. Çünkü o ekrana bakarken, ömrünün en kimsesiz döneminde kalbini teslim ettiği o dilsiz yoldaşı gelmişti aklına.
O zamanlar henüz on dört, on beş yaşlarında, hayata karşı savunmasız bir genç kızdı. Gençlik yılları dedikleri o dönem, onun için hiç de mutlu geçmemişti. İnsanların bitmek bilmeyen beklentileri, kırıcı sözleri, gönül yıkan vefasızlıkları genç ruhunu erkenden çökertmişti. Evin içinde, sokakta, akranlarının arasında hep bir fazlalık, hep bir yalnızdı.
İşte hayatın o en fırtınalı, en ayaz günlerinden