Büyülü gerçekçilik deyince akla gelen yazarların başında elbette Haruki Murakami geliyor. Yazarın geçmişi de enteresan; bir caz barı işletirken yazarlığa başlıyor fakat altyapısı oldukça sağlam. Amerikan edebiyatı ve Rus edebiyatından etkilenen Murakami, bu izleri kitaplarına da taşıyor. Müzik bilgisi ise şaşırtıcı derecede geniş. Romanlarında karşımıza çıkan kitap ve film referanslarını duyunca insanın hoşuna gidiyor; “Aa, bunu okumuştum!” ya da “Bunu not alayım, ileride mutlaka bakayım,” dedirtiyor.
Murakami’den okuduğum ikinci kitabım bu. İlki Sahilde Kafka idi. Ucu açık bir sonu olmasına rağmen beni derinden etkilemişti ve tuhaf şekilde içine çekmeyi başarmıştı. Şimdi de Kumandanı Öldürmek ile “İyi ki okumuşum,” dedim. Ancak belirtmek isterim ki cinsel birliktelik sahneleri, Murakami’de sıkça olduğu gibi, bu kitapta da tüm çıplaklığıyla yer alıyor.
Roman, ilk birkaç sayfadan sonra sizi hızla içine çekiyor ve gizem perdesi yavaş yavaş aralanmaya başlıyor. İsimsiz bir anlatıcıya sahip kahramanımız, başarılı fakat kendini bulamamış bir ressam. Bir dağ evinde, kendi iç sesini ve yaşam amacını ararken karşılaştığı gizemli olaylar ve kişiler, hem yalnızlığıyla yüzleşmesine hem de hayattaki gayesini sorgulamasına vesile oluyor.
Güçlü metaforların ve gerçeküstü öğelerin iç içe geçtiği bu romanda; ünlü bir ressamın yarım kalmış aşkını, aile bağlarını, insanların sakladığı sırların ağırlığını ve bazen bazı gerçekleri bilmemekle korunabileceğimizi görüyoruz. Çünkü kimi zaman bilmek, hiç tahmin etmediğimiz kadar ağır bir yük olabilir.
Sahi…
Gerçeği her ne pahasına olursa olsun bilmek mi isterdiniz?
Yoksa bilmemek, düzeninizin bozulmaması açısından daha mı hayırlı olurdu?