Miraç Buğra Tokaç

Miraç Buğra Tokaç
Başkalara Boyun Eğiş İktidara Giden Yolu Kapatır
İsrailoğullarının durumuna bir bakalım. Hz. Musa onları Suriye'nin (yani günümüzdeki Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye'nin) kontrolünü ele geçirmeye davet etti ve Allah'ın onlara bu ülkenin krallığını verdiğini bildirdi. Fakat onlar bu konuda acze düşüp şöyle dediler: "O topraklarda zorba bir halk yaşıyor, onlar uzaklaşmadıkça biz kesinlikle oraya girmeyeceğiz!" (Maide, 5/24). Yani, Allah bizim asabiyetimizin müdahalesi olmadan onları oradan dışarı çıkararak gücünü göstermeden önce biz oraya girmeyiz! Bu senin mucizelerinden biri oluversin ey Musa! Hz. Musa ısrar edip sıkıştırınca da ona isyan ettiler ve şöyle dediler: O hâlde sen ve Rabbin gidin ve birlikte savaşın! Maide, 5/24 Onların bu tutumu, ancak direnme ve haklarını alabilme konusunda iyice âciz duruma düşmüş olmalarıyla açıklanabilir. Kur'ân âyetinden ortaya çıkan anlam budur ve âyetin bu şekilde yorumlanması gerekir. Çünkü Mısırlılar tarafından köleleştirilmelerinden sonra boyun eğme, onların karakterlerinin bir özelliği haline gelmişti. Bundan dolayı onlar, bütün asabiyetlerini kaybettiler. Dahası, Hz. Musa'nın onlara "Suriye'nin kendilerine ait olacağı ve Eriha'daki Amâlika milletinin Allah'ın kendi lehlerine bir kararıyla ellerine düşeceği" şeklindeki söylediklerine de pek inanmadılar. Hz. Musa'nın yapmalarını istediğini yapabilecek durumda değildiler ve kendilerini bunu yapamayacak kadar zayıf hissediyorlardı. Kazanılmış uysallıklarından dolayı haklarını talep edebilecek güçte olmadıklarını biliyorlardı. Peygamberlerinin onlara söylediği şeylere ve verdiği emirlere şüpheyle bakıyorlardı. Allah da onları çölde kalmaya mecbur ederek cezalandırdı. Kur'ân'da belirtildiği gibi (Maide, 5/26), Suriye ve Mısır arasında kırk yıl boyunca medeniyetle temas etmeden ve hiçbir şehre yerleşmeden kurak bir toprak
Sayfa 214·Kitabı okudu
Düşünce
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kurulu Düzene Boyun Eğiş, Şehirlilerin Cesaretini Kırar
Cezalarla desteklenen kanunlar,(vatandaşlardaki) cesareti ortadan kaldırır. Gerçekten de, kendilerini savunamayanlara bir cezanın uygulanması, onlarda elbette cesaretlerini kıran bir aşağılanma duygusu yaratır. Çocukluktan itibaren uygulanan baskıcı öğretim veya eğitim uygulamaları da, benzer bir sonucu doğurur, çünkü o zaman insanlar korku ve boyun eğme içinde büyür ve kendilerine olan güvenlerini kaybederler. Bu yüzden çölde yalnız yaşayan Arapları, kanunlara tabi kimselerden daha yürekli buluyoruz. Ayrıca, çocukluklarından itibaren eğitimleri boyunca zanaat, bilim ve din öğrenimleri sırasında kuralların baskısı altında kalanların da, cesaretlerini büyük ölçüde kaybettikleri ve adaletsizliğe karşı direnmekten âciz kaldıkları açık ve net olarak görülür. Saygı ve korkunun egemen olduğu mekânlarda ders veren üstadların ve en büyük ilim otoritelerinin önünde eğitim ve öğrenim gören öğrencilerin durumu da böyledir. Kendini savunma yeteneğini ve cesareti yok eden bu şartları iyi anlamamız gerekir. Bu durum, sahâbenin cesaretlerinden hiçbir şey kaybetmeden dinî kanunlara boyun eğmiş olmaları ile çelişmez. Aksine, onlar insanların en cesurlarıydılar. Çünkü onlar dinlerini Allah'ın Elçisinden öğrendiklerinde, Kur'ân'ın tehdit ve tavsiyelerini dinledikten sonra, bunları kendi iradeleriyle uygulamaya koyuldular. Onların öğrendikleri, resmî bir öğretim veya eğitimin sonucu değildi. Sözlü olarak aldıkları ve boyun eğdikleri dinî hükümler ve kurallardı onlar. Kendileri bu dinin hakikatine ve iman esaslarına gönülden inanıp bağlanmışlardı. Onların cesareti, eğitim ve otorite baskısından etkilenmemişti. Nitekim Hz. Ömer şöyle der: "Şeriatın edeplendirmediği kimseleri, Allah edeplendirmez!" O bu sözüyle, Yüce Allah'ın insanların saadeti için en iyisini bildiğinden emin olduğu
Sayfa 192·Kitabı okudu
Düşünce
İslâmiyetin şe'ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salabet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallidlerinde bulunur ki, sathî şübhelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemanın şanı değildir.
Sayfa 352·Kitabı okudu
Din İslam
Peygamberimizin En Büyük Mucizesi
Peygamberimiz aleyhisselâma vahyedilen Kur'ân en büyük, en yüce, en kesin ve (onun peygamberliğini) en ispatlayıcı mucizedir. Çoğunlukla, mucizeler bir peygamberin aldığı vahiyden ayrıdır. Mucizeyi kendisinin peygamber olduğunun şahidi olarak ortaya koyar, o kadar. Halbuki Kur'ân bizzat kendisi hem meydan okuyan vahiy, hem de (insanları) aciz bırakan bir harikadır. Bizzat kendisi, kendisinin ispatıdır. Vahiyle ilgili diğer harikalarda olduğu gibi başka bir delile ihtiyacı yoktur. Mümkün olabilecek en açık delildir, çünkü kendi içinde hem delil, hem de neyi delillendireceğini bir araya getirir. Peygamberimiz aleyhisselâmın şu sözünün anlamı da budur: "Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın! Bana verilen ise Allah'ın vahyettiği vahiy (Kur'ân-ı Kerîm)dir. Bu sayede ben kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum!" (Buhârî ve Müslim). Bu sözüyle, vahiyle eşdeğerdeki böyle bir mucizenin, en fazla sayıdaki insan tarafından doğru olarak kabul edilecek kadar çok açık, net ve yeterince ispatlayıcı olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla peygamberliğinin gerçekliğini kabul eden ve kendisine inananlar sayıca çok olacaktır. Ve bunlar onun bağlılarını ve ümmetini oluşturacaktır. [Bütün bunlar şu hakikati ispatlar ki: Kur'ân, Peygamberimize bizzat okunduğu şekliyle, kelimeleriyle ve ifadeleriyle olduğu gibi vahyolunduğu için, diğer bütün ilâhî kitaplardan farklıdır. Tevrat. İncil ve diğer semâvî kitaplar böyle değildir. Peygamberler onları vahiy sırasında sadece fikirler şeklinde almışlardır. İnsanî hållerine geri döndüklerinde de bu fikirleri alışılmış kelimelerle dile getirmişlerdir. Bundan ötürü o kitaplarda mucize özelliği yoktur. Mucize oluş sadece Kur'ân'a özgüdür. Diğer peygamberlerin kitaplarını alış
Sayfa 144·Kitabı okudu
Din İslam
Kur'ân'ın Mana Tabakaları
Şübhe yok ki Kelâmullah lisan-i mübîni Arabi ile nâzil olmuştur. Kur'ân'ın lisan-ı lügaz ve muamma gibi remizden ibaret sembolik bir ifade değildir. Ve Şübhe yok ki, nususta asl olan bir karîne-i mânia bulunmadıkça zahiri üzere hamlolunmaktır. Bununla beraber şu da muhakkaktır ki, Kur'ân'ın Ümmü'l-Kitab olan muhkematının yanında hafi, müşkil, mücmel ve müteşabihatı, hakikatı, mecazı, sarihi, kinayesi, istiaresi, temsili, tensis-i iması belâgatinin nükteleri, târîzleri telmihleri, remizleri de vardır. Bütün bunlarda en vâzih olan mânâ maksud olmakla beraber müstetbeat-i terakîb denilen ve derece-i tāliyede matlûb olan nice ifadeler de vardır. İlm-i usulde mâlûm olduğu üzere zâhirin zahir olması aynı zamanda te'vil, tahsis, mecaz ihtimallerini kesmiş olmak lazım gelmiyeceği cihetle o zâhire münafı ve münakız olmayarak maiyyetinde bâzı ihtimalât ile derece-i tâliyede bir çok işaret fehm-ü istinbat olunabilmesi, muhkematın vuzuh ve beyanına muhalif olamayacağı gibi bil'akis lisanının Arabî-i mübîn olmasının levazimindendir. Bundan dolayı Kur'ân'da hiç bâtın ve remiz ve ima yoktur demek de doğru olmaz »الم ، ق ، ن gibi mukattaat-i süver ne suretle tefsir edilirse edilsin remzî olmaktan halî denemez. Doğrusu bâzı asarda dahi vârid olduğu üzere Kur'ân'ın hem zâhiri vardır, hem bâtını, hem haddi vardır, hem matlaı.
Sayfa 440 - 8.cild 81/14·Kitabı okudu
Din İslam