Şübhe yok ki Kelâmullah lisan-i mübîni Arabi ile nâzil olmuştur. Kur'ân'ın lisan-ı lügaz ve muamma gibi remizden ibaret sembolik bir ifade değildir. Ve Şübhe yok ki, nususta asl olan bir karîne-i mânia bulunmadıkça zahiri üzere hamlolunmaktır. Bununla beraber şu da muhakkaktır ki, Kur'ân'ın Ümmü'l-Kitab olan muhkematının yanında hafi, müşkil, mücmel ve müteşabihatı, hakikatı, mecazı, sarihi, kinayesi, istiaresi, temsili, tensis-i iması belâgatinin nükteleri, târîzleri telmihleri, remizleri de vardır. Bütün bunlarda en vâzih olan mânâ maksud olmakla beraber müstetbeat-i terakîb denilen ve derece-i tāliyede matlûb olan nice ifadeler de vardır. İlm-i usulde mâlûm olduğu üzere zâhirin zahir olması aynı zamanda te'vil, tahsis, mecaz ihtimallerini kesmiş olmak lazım gelmiyeceği cihetle o zâhire münafı ve münakız olmayarak maiyyetinde bâzı ihtimalât ile derece-i tâliyede bir çok işaret fehm-ü istinbat olunabilmesi, muhkematın vuzuh ve beyanına muhalif olamayacağı gibi bil'akis lisanının Arabî-i mübîn olmasının levazimindendir. Bundan dolayı Kur'ân'da hiç bâtın ve remiz ve ima yoktur demek de doğru olmaz »الم ، ق ، ن gibi mukattaat-i süver ne suretle tefsir edilirse edilsin remzî olmaktan halî denemez. Doğrusu bâzı asarda dahi vârid olduğu üzere Kur'ân'ın hem zâhiri vardır, hem bâtını, hem haddi vardır, hem matlaı.