Gönül penceresinin, uyumadan ve ölmeden melekût âlemine açılmayacağı zannedilmemelidir. İşin hakikati bu değildir; belki, uyanıklık halinde bile bir kimse, nefsini riyazete (az yemek, içmek) alıştırır; kalbini gazab, şehvet ve kötü huylardan temizler; ıssız bir yerde oturur; gözlerini yumar, duyularını çalıştırmaz; kalbiyle melekût âlemi arasında münasebet kurar; daima Allah'ı anıp dil çalkantısı ile değil, kalbin içinden Allah, Allah der ve bu hâl, Allah'tan başka her şeyden ve hatta kendinden bile habersiz olacak mertebeye varırsa, gönül penceresi açılır ve başkalarının uyku halinde gördüklerini o, uyanıklık halinde görür. Meleklerin ruhları güzel sûretlerde, latif cemâllerde ona görünmeye başlar. Peygamberlerin ruhlarını da görüp onlardan istifade eder yardım görür. Yerdeki ve gökteki melekût ona açılmaya
başlar.
Kendisine bu yol açılan kimse, her türlü tarif ve ifadeye sığmayan büyük haller görür.
...ve yine anlaşıldı ki, gönül bu âlemden değildir. Belki melekût âlemindendir. Bu âlem için yaratılan hisler melekût âlemini öğrenmeye engel olur. O halde gönül duyular bağından kurtulmadıkça, o âleme yol bulmaz.
Gönülden melekût âlemine açık pencere olmasının delili ikidir: Biri uyku âlemidir. Uyku aleminde duyular yolu kapanmış iken, kalbin içinden bir pencere açık olup melekût âlemini ve Levh-i Mahfuzu seyr eder. Hattâ gelecek zamanda olacak işleri öğrenir, nasıl olacağına vâkıf olur. Ya gayet açık yoldan görür, yani gördüğü gibi çıkar, yahut temsil ve hayâl yolu ile görür ki tabire ihtiyaç olur.
İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet(sebep) gösterilse, o ibadet bâtıldır.